Blog Yazılarım

OKUL ARAYIŞINDAKİ VELİ PROFİLİNE…

Blog Yazılarım - - 10 Nisan 2019

2014 doğumlu oğlum için, 2019 Ocak ayından itibaren, zorunlu anaokulu arayışına girdik.

İlkokul her ne olursa olsun hem dersler, hem de yeni bir çevreye girme açısından kaotik ve bilmezlerle dolu bir yıl olacağını düşünerek, çocuğumuzun travmatik bir dönem geçirmemesi açısından seçimlerimizi ona uygun yapmaya çalıştık. Yani başlayacağı okulun yapısını anlayabilmesi ve arkadaşları ile konfor alanını stressiz oluşturabilmesi için hangi ilkokula karar verdiysek, anaokulunda da oraya başlamasının uygun olacağını düşündük.

Okul mevzuları ile ilgilenmeyeli 10 yıl olmuş biri olarak, okul arayışımız sırasında yeni nesil eğitim sistemini anlamlandırmakta biraz sıkıntı yaşadım. Sistem ve işlenen konular çok değişmiş. Kısaca, bizim nesil baya demode kalmış.

Durumu şöyle kısaca özetlersek,

*Önce IQ dediler baktılar bu tarz insanların liderlik yetenekleri ve katkı sağlama potansiyelleri güçlü değil. EQ su yüksek kişilere yöneldiler. Hoooop sistem değişti ve sosyal becerileri de yüksek birey yetiştirmek favori oldu.

*Ardından kodlama ve robotics çıkardılar ki bunu veren kişilerin profesyonellikleri tartışılır çünkü Türkiye’de bir şey trend olunca ki buna kaynak deniyor, sömürmekte üstümüze yok herkes bir anda o işin uzmanı oluveriyor. Ör: inşaat firmaları, yaşam koçu, emlakçı, doğum fotografçısı, yoga, pilates eğitmeni, pastacı, organizasyoncu… Türkiye’de, 2 eğitim almış veya bu işi yapıyor gibi gözüken insana uzman diyoruz çünkü okumuyoruz, araştırmıyoruz. Dolayısı ile bir kişinin söylediği, uyguladığı ve önerdiği şeylere de sorgusuz inanıyoruz. Neyse kodlamada onun gibi bir şey. Bunun profesyoneli kim sormak gerek?

*Bir de bunların yanında, okulların dünya standartlarında olduklarını gösteren, IB, CIS, BTEC … gibi çocuğu yurt dışına hazırlayan eğitim anlayışlıları var. Yani demek istedikleri şu;” gencecik zehir gibi çalışan beyinlerin neyi ne kadar ezberlediklerini gösteren sınav sonuçlarına değil, düşünebilmeyi ve insan olmayı hayata geçirebildiği kadar başarılı bulur ve okulumuza laik görürüz”. Bu noktada eğitim sisteminin hangi seviyede olduğunu eleştirme kısmını biz fosillere bırakıyorum.

E bir de veli istekleri var çocuğum Fransız kolejlerine gitsin, aman kurada çıksın veya sporcu olsun ya da sanatçı olsun hatta en çok duyduğum mutlu olsun (ki bunu bende diyorum:))…

(NOT: çocuklar sadece sevildiklerini bildikleri yerde güvende hissederler ve  bu da mutluluğu getirir, çünkü o ortamlarda kendilerini gerçekleştirebilecek fırsatlar bulurlar ve kendilerini gerçekleştirdiklerinde de karakterlerini dengeli oluşturabilirler, dolayısla da özgüven ve öz şefkat problemlerini ilerde yaşamazlar. O yüzden 0-6 yaşta çocukların, ailelerinden en büyük beklentisi; güven ve sevgidir çünkü bir kişi kabul edildiği ve kendi gibi olabildiği yerde rahattır)

Birçok okul gezdim. Allı pullu okul koridorları, ders teknikleri, spor salonları, idealist müdürler ve fiyatlarla karşılaştım.

Bir okulla görüşmemde bana, biz akademik ağırlıklıyız burası bir spor okul değil dendi, bir diğerinde, yaratıcı çocuk istiyoruz, sınıflarda ders işlemesinler çıksınlar doğada yoga yapsınlar dendi. Bir başka okulda da, bizim bir yapımız var, biz de Türk öğretmen çalışmaz, biz dil konusunda iddialıyız dendi. Dediler de dediler…

Her şey bir yana, şimdi gelelim asıl düşünmediğimiz gerçeğe…
Çocuklarımız, 2036 civarında işe girecekler…
2036 !!!!!!! kulağa şaka gibi geliyor, ilk duyduğumda kafamda deli sorular oluştu, o zamana hangi meslekler kalacak? hangi sınavlar yapılıyor olacak? ya da okul diye bir şey kalacak mı? oldu anksiyete çarpı beş… Sonra araştırmaya koyuldum…

Buyurun size geleceğin meslekleri… “Dr. Şebnem Özdemir’in araştırmasından”
Ör: uzay rehberliği, kişiselleştirilmiş organ üreticisi, deneyim oluşturucu… devamı için tıklayın,

GELECEĞİN MESLEKLERİ DİKKAT ÇEKİYOR…

Bu meslekler göz önünde bulundurulduğunda ve bir çocuğun hayatı boyunca 1 işte değil en az 3 işte çalışacağını hesaba katarsak, ezbere eğitim sisteminin gelecekte yerinin olmadığını ama aynı zamanda çocuğumun da, Türkiye ve Dünya gerçeğinden uzakta bir ideolojiyi benimseyen okul sisteminden mezun olmaması gerektiğini düşünerek, kendimize şu soruyu sorarak okul arayışımıza son verdik…

Biz çocuğumuzu hayata mı, yoksa sınava mı hazırlamak istiyorsunuz?

Dolayısı ile çocuğu okul okul, sınav sınav sürüklemek yerine kendimize bu soruyu sorarak belki kafamızı bir nebze rahatlatabiliriz çünkü hayatın ne getireceğini tahmin etmek zor ama hazır olmak için fırsatımız, aklımız ve gücümüz var… Önemli olan bu niteliklere sahip olabilmeyi öğrenmek… Ne de olsa her şey çocukta bitiyor…

Bu doğrultuda okul seçiminde herkese kolay gelsin…

 

Profesyonel koç ve anne baba eğitimcisi
Sinem Yavuz

 

 

 

 

İçeriğin Devamı

insanlığın en büyük değeri GÜVEN üzerindeki OYUNLAR

Blog Yazılarım - - 18 Ocak 2019

Farkında olmadan bilinçaltında taşıdığımız en büyük değerimiz Güven ve Sevgidir. Bu iki değer üzerine inşa ederiz bütün varlığımızı. Güvenli aile ortamı, ast üst ilişkisinde güven, güven duyduklarımız yanındaki rahatlığımız ya da Sevgi, sevilme duygusu ile yaparız bazı şeyleri ya da sevdiğimiz şeyleri yaparız haz duygusunu körüklemek ve mutlu olmak için. İşte o kadar önemlidir ki bu iki değer, 0-6 yaşta temeli oturmazsa davranış bozukluğu ile devam eder tüm hayatımız.

Ortamdan çok kişilerde ararız bunları ve değerlerimizin ihtiyaç haline gelmiş kısmını doldurmalarını bekleriz. Son zamanlarda çok duyar oldum “ çok kişi var ama aradığımı bulamıyorum” nedenini sorgularlar ama cevabını bulamazlar. Hatta derler ki “babam gibi biri olsun” ya da annem gibi değildi” . Hepimiz ya anne Sevgisi(şefkati) ya da babanın verdiği Güveni ararız aslında. Asıl cevap bizdedir yani geçmişimizde gizlidir, karşıda değil. Ama soruları doğru sormadığımızda, farkına bile varmadan cevaplarımız bizi hep daha da yanlışa götürür.

Peki, sonradan verilir mi bu güven ve sevgi duyguları çocuklara. Uzmanı olmadığım için yapılan çalışmaları bilemeyeceğim ama benim psikoterapi hocamın dediği şuydu: “sokak çocuklarının rehabilitasyonu imkânsıza yakın zordur çünkü bu 2 değer oluşmamıştır” der. Aşağı yukarı cevabımı aldığımı düşünüyorum. İlber Ortaylı’nın çok güzel bir sözü var: sabah kahvaltı hazırlamayacağınız, akşamda masal okumayacağınız çocuğu dünyaya getirmeyin”. Eh be hocam yine müthiş bir şey demişsin. Kesinlikle katılıyorum. Sonra toplumun psikolojisi bozuk deriz. Ekonomik krize vururuz, başkalarını suçlarız. Herkes kendi evinin önünü temizlese Dünya mis gibi olurdu ama geç değil buraya kadar yazım bir farkındalık oluşturduysa şimdi İSTE ve DEĞİŞ.

Bu yazıyı çok önceden de yazabilirdim hep aklımda vardı ama bugün bir haber okudum ve dedim ki tam zamanı döktür sinem. İnsanlığın en büyük değeri üzerinde bir oyun var farkında mısınız? Güvensizlik zeminini hazırlayıp iletişimden uzak, sağlıklı karar vermekte zorlanan ve hareket alanını kısıtlayarak konfor alanından çıkamayan bir nesil mi geliyor acaba?

Güven değerimiz üzerinde müthiş bir oyun oynanıyor. Önceleri aile yaşantımızda küçükken temelleri atıldı aslında ya ailelerimizin insanlar hakkında konuştuklarını duyduk ya da güvensiz zeminden gelmiş kişiler bizde o hissiyatı yaşattı. Sonraları dizilerle zemin kuvvetlendirildi. Kurtlar vadisindeki komplo teorileri, Mission Impossible daki departmanın başındaki müdürün aslında Dünyayı ele geçirme isteği. Derken son olarak haberlerde çıkan savaş ve göçler. Göç eden insanların yardımsız bırakılması ya da insan haklarını savunan ülkelerin at gözlüğü takması tavrı ile karşılaştık.

Hiçbir düşünceyi hafife almayın çünkü etkilerini yıllar sonra görürsünüz. Küçücük ama sizin hiç karşılaşmadığınız o düşünce sizde bir duygu ile eşleşir, çünkü zihin karşılaştırma ve eşleşmelerle anlamlara duygu yükler ve bir düşünceniz vardır artık. Sonra o düşünce sizin bütün hayatınıza şekil vermeye başlar. Ve artık o düşünce duygularını etkiliyor ve davranışlarınıza yansıyordur. Düşüncelere kurt dersek, o kurt bir kere aklınıza girdi mi oradan çıkmaz. O yüzden de zaten anksiyete bulaşıcıdır. Sizin hiç düşünmeyi bile ummadığınız o kurt artık aklınızdadır. Konuyu değiştirmeden devam edecek olursak.

#10yeraschallenge akımı başladı. Bende önce “amannn” derken, e bir foto da ben koyayım hadi dedim. Bugünde haberlerde masumane bir akım olmadığı ile ilgili bir haber yayınlandı. Tatbikîde hemen yabancı kaynaktan haberin doğruluğunu araştırdım birkaç yazı okudum. Facebook’un bunu “yıllar içindeki insan değişimlerini anlayabilmek için yapay zekâlar için elverişli bir durum oluşturmak için kurulandığı” söyleniyor. Yazının devamını ekte bulabilirsiniz.

Şimdi soru 1. Saygıdeğer bilim adamları sizler değil misiniz bu yapay zekâyı yaratan ve destekleyen şimdi neden tantana çıkarıyorsunuz? Yoksa sizde mi kontrol edemiyorsunuz artık onu?

Soru 2. insanlık üzerinde oynanan nasıl bir oyunudur bu? Bütün güven duygularımız sağlı sollu ateş altında. Yine siz değil miydiniz insana güveneceğime ya da iş yaptıracağıma bu işi robotlara yaptıralım ya da insana dost olsun diyen, eee şimdi ne oldu da bu güvensizlik?Yoksa insan ırkının zeminleri üzerindeki yarattığınız değer yok etme çabası nedir?

Ve soru 3. Neden benim zihnim bunun bir komplo teorisi olduğunu düşünmek zorunda?

Uzatmak istemiyorum ama konu şu: sağlıksız bir toplum geliyor olabilir çünkü insanoğlunun 2 varoluş duygusu/sebebi üzerinde ciddi oyunlar oynanıyor… Siz siz olun değerlerinizi iyi besleyin… ZİHNİNİZİ ELLETMEYİN…

 

Yabancı basında haber: https://www.cbsnews.com/news/facebook-10-year-challenge-meme-could-it-mine-your-data-facial-recognition/

 

Profesyonel Koç ve Eğitmen

Sinem Yavuz

İçeriğin Devamı

Hayatta bazı şeyler 1 kere yaşanır…

Blog Yazılarım - - 13 Eylül 2018

Evet, hayatta bazı şeyleri 1 kere yaşarız, örneğin; işten ayrılırsınız, başka bir işe girersiniz, oradan da ayrılabilirsiniz hatta aynı işe tekrar girip yine ayrılabilirsiniz. Evlenirsiniz boşanabilirsiniz hatta aynı kişiyle 2. Kez evlenip yine boşanabilirsiniz. Doğum yaparsınız evet aynı kişiyi yine doğuramazsınız ama farklı bir versiyonunu yapar 2. Çocuğunuzu doğurabilirsiniz. Yüzlerce kez seyahat edebilir, taşınabilir ya da çocukluk evinize geri dönebilirsiniz belki tekrar küçülmezsiniz ama farklı bir versiyonu ile çocukla çocuk olup eğlenebilirsiniz kısacası bazı şeylerin farklı versiyonlarını ya da benzerlerini hatta aynılarını yapma şansınız vardır 2 şey hariç: doğmak ve ölmek… Şimdi aklınızdan ama ölümden sonra dirilen var diyebilirsiniz ama o ölmek değildir… Ölmek artık yok olmaktır ve bunu 1 kere yaşayabilirsiniz… Hangi kitapta okuduğumu hatırlamıyorum ama şöyle bir şey yazıyordu… “ne olursa olsun, ölmek için doğduk” kitabı neredeyse yarıda bıraktıracak bir sözdü benim için. Hayatı, cümleyi okumayı bitirdikten sonra 10 sn. kadar sorgulayıp” yak gemileri sinem boşveeer” dedirtti. Yahu olur mu ölmek için doğduk hocam, ne yaptın sen? Ne yazık ki bazı gerçekler söylenmemeli… Neyse konumuz ölüm değil elbet… Konumuz hayatta 2 şey 1 kere yaşanır ve sonsuza kadar kutlanır…

Bugün benim doğum günüm… 13.09.1985 te Ankara Hacettepe Hastanesinde dünyaya geldim… Hatta doğduğum gün cumaymış yani Hristiyanlık inancına göre 13. Cuma derseniz pekiyi şeyler söylemezler. Hatta bazen digitürkte 13. Cuma geceleri, korku filmleri yayınlanır. Yıllarca sinir oldum bu düşünce yapısına ne var şu 13 te, ben gayet şanslı bir çocuk olarak büyüdüm hatta eşim bu duruma çok şaşırır. Bir yerde çekilişe gireriz onun değil benim biletime çıkar, ya da bir malımızı elden çıkarmaya geldi mi sen koy internete senin elim şanslı der 2 güne kalamaz gider. Benim uğurlu sayım 13 😊 Peki ey Müslümanlar bu 13 tribi neden? Yurtdışında çoğu katta 13. numara yoktur ve kat olarak da 13 yoktur ama 12. Kattan sonra 13 gelir, bu da bir gerçek ama galiba bu da söylenmiyor hatta uçaklarda bile 13. Sıra ve koltuk yoktur… Müslüman üretimi bir uçak olsaydı o zaman olurdu diyorum ama Boeing ve Airbus bu şekilde. Neyse 13 ile ilgili kimin ne düşündüğü umurumda değil herkese sonsuz saygım var, herhâlde benim için önemli olduğundan savunma isteği duyuyorum. Neydeki uzun ama çok uzun zaman önce bu savunmaları bıraktım. Herkesin doğum gününde olduğu gibi eylül ayı da 13 de benim için çok özel, önemli olan da bu…

Küçükken okullar benim doğum günümde kapalı olurdu ve okulda kutlayamazdım sonra kendime göre bir sistem uydurmuştum tabi… peki yaşadığımız o özel anda yani dünya ile tanıştığımız o ilk anı neden sonsuza kadar coşku ile kutlarız?

1. Kendimizi çok özel hissettiğimiz için mi?
Eğer durum böyleyse kendimize haksızlık etmiyor muyuz? Sadece 1 gün müdür bunun anlamı? Zaten her birimizin kendini özel hissetmesi lazım. Dünyanın size bakışı ve algısı kendinizi ne kadar değerli hissettiği ile ilgilidir…

2. Hediyeler için mi?
Kim sevmez ki hediyeyi ama bu özel günün sizdeki anlamı kesinlikle bu olmamalıdır çünkü 1 kere yaşanılan anı kıyasladığınız şey her ne ise anlamını onunla sınırlasanız malın kölesi olursunuz… ( hediye gelmezse üzülmeyin yani 😊 gelirse tatbikî de kim mutlu olmaz sürprizlere)

3. İlgi çekmek için mi?
Aslında bununla demek istediğim şey ben buradayımın başka bir yolu mu? Çünkü doğum var olmaktır ve bunun için doğum anında bile çaba gösteririz. Düşünsenize doğum gününüzde kimse sizi aramıyor varoluş çabanızın zıttı ve hiçlik duygusu… Peşinden değersizlik ve anlamsızlık… o yüzdendir ki kutlamalar coşkuyla sergilenir ve istenir…

4. Sadece eğlence olsun mudur?
Bu tamimiyle doğum gününe nasıl bir anlam yüklediğinizle alakalı tabi ki de. Uzun zamandır arkadaşları görmüyordum aman bahane olur işte, bu özel anı sevdiklerimle paylaşmak istiyorum, bugün benim günüm ne istersem onu yapacağım “parti başlasın” gibi gibi… Belki de çılgınlıkta ve şımarıklıkta yaşadığımız son noktadır o gün… Hani insan ister ya bazen her şeyi akışa bırakmak belki de de o gündür.

5. Geleneksel inanç mıdır?
Sanırım bir akıllı çıkıp geçmişte şunu dedi. Neden Doğum günü kutlamaları antik çağlara kadar dayanıyor. Önce Tanrıların doğum günü kutlanırmış sonrada firavun ve imparatorların olmaya başlamış. Hatta araştırmalarıma göre tarihte ilk firavun muş, hatta kleopatra hazırlamış… Sanırım bir akıllı çıkıp o tarihlerde şunu dedi: “neden yaşarken kıymetini bilmiyoruz ölünce kutlanıyor?” ve ölüm yıldönümlerine ek doğum günleri geldi.

6. Yaş hesaplamak için mi?
Şunu anladım 30 dan sonra yaş geri sayıyor nedense. Bana göre her yaşın ayrı güzelliği var saklamak saçma ama belki de biraz büyük konuşmuş olabilirim çünkü henüz 40’ı görmedim…

Düşünülürse çoğaltılabilir ama uzun tutmak istemiyorum yazımı… Neticede herkes öyle ya da böyle doğum günlerini kutluyor ve bugün benim doğum günüm… peki ben neden kutluyorum???

Sanırım benim kutlama amacım; sağlıkla nefes aldığım her gün gerçekliğimle hayatın içinde akarken güzel anıları yıllarıma biriktirirken, yeni anılar için hafızamda, kalbimde ve benliğimde defterime yeni notlar ekleme heyecanı. Çünkü gelecek yıl (Allah kısmet ederse) doğum günümü kutlarken kendi filmimi izleme şansı elde etmiş olacağım, her sene 13.09’da olduğu gibi yani bugün olduğu gibi…

Bugün yanımda olan herkese teşekkürler…

profesyonel koç ve eğitimci

sinem yavuz

İçeriğin Devamı

Anlayışlı, Barışçıl İletişim Dili…

Blog Yazılarım - - 17 Ağustos 2018

Maria Fabrizio for NPR

Başka bir insanla bağlantı kurmak zor iş… Herkesin bir zemini (hayatını kurarken değerlerinin, kültürünün, yaşam tarzının, bakış açılarının ve algılarının oluştuğu yer) var ve bunun oluştururken kişinin ne yaşadığını ve nasıl bir zihin yapısı geliştirdiğini bilemeyiz yani iç dinamiklerinin ne olduğunu. Bu noktada çoğu insan empati kelimesinden bahsediyor bu kelime bana yıllarca çok uzak geldi derken bir tanımla karşılaştım ve rahatladım… Engin Geçtan bir kitabında: “eğer ki empati bir insanın kendini diğer insanın yerine koyarak onu anlamayı tanımlıyorsa, bu durum bana göre ancak bir insanın kendisine ait yaşantıyı karşısındaki insana mal etmesi anlamına gelebilir” der… Süper değil mi? bence anlamı tam da bu… Şimdi neden iletişimde kopukluk olduğunu görebiliyor musunuz? Aşağı yukarı iletişimsizlik resminin çerçevesi oluştuysa, bir de büyük resme bakalım o zaman…

İletişim becerimizi 2 konuda geliştirebiliriz… Özel ve iş. Neden mi? Çünkü hayatı kimlerden kimliklere geçerek yaşıyoruz. İş kimliğimiz ile özel yaşam kimliğimiz aynı değildir en azından aynı olmamalıdır. Her kimlikte başkalarını dinleme ve kendimizi ifade etme gibi becerileri geliştirerek bir davranış kalıbı oluşturmalıyız. Bunu yaparken en önemli şey empati sözcüğünün arkasına gizlenmiş kafa sinemamızın kendi hayatımızı oynamasını engellemek… Karşı tarafı yalın bir şekilde dinlediğimizden emin olmalıyız… Tabi bu %100 mümkün mü? Her kelimenin altında yatan duygu ve düşünceyi zihnimizin yorumsuz bir şekilde algılamasından bahsediyorum… Gerçekçi olmak lazım değil… Neden mi? Çünkü zihnimiz çok gelişmiş bir mekanizma… Nörolog Richard Restak der ki: beyin bir organ değil, süreçtir ve her an kendini yaratmayı süründürür. Dolayısıyla beyin, edindiğimiz her tecrübeden bir çıkarım yapar ve onu kodlar. Kendine bir nöron ağı inşa eder sonunda 2. Kez benzer bir olayla karşılaştığımızda o anda etiketini yapıştırır ve sonunda kendi zeminimizin önyargı ya da yargı temellerini atmış oluruz ve o anki yaşadığımız duygu ile de birleşince büyük ve ayrılmaz bir bağ oluşur ve tarafsızca değerlendiremeyiz. Ama hayatta devam ediyor bir şekilde “anlayışlı, barışçıl iletişim” düğmesine basmayı da öğrenmeliyiz. Peki, bu nasıl olacak?

Alt yapısı çok iyi bazı psikolog ve araştırmacıların yazılarını okuduktan sonra, yabancı kaynaklı kitapların çok da bizim halkın yaşam tarzını yansıtmadığını düşünmeye başladım ve dolayısı ile önerilerinin çok bize hitap etmediğini de ama “anlayış”ın evrensel olduğunu düşünmüyor da değilim… Marshall Rosenberg’in şiddetsiz iletişim kitaplarını bitirdikten sonra uygulanabilir birkaç yön gördüm diyebilirim… Orda çok evrensel bir konudan bahsediyor: iletişimin 4 öğesi vardır: 1. Gözlem 2. Duygu 3. İhtiyaçlar 4. İstek/rica. Yine de bu tarz bir düşünce tarzını davranış kalıbı haline getirmek bana göre önemli ölçüde sabırla alakalı diye düşünüyorum.

Aldığım eğitim, etkilendiğim insanların görüşleri ve kendi değerlendirmelerimden bir kompozit çıkacak olursam:
Anlayışlı barışçıl iletişim dili için
1. Kendimizin olumlu, olumsuz yönlerini tarafsız bir şekilde görmemiz gerekir… Kendimize karşı ikiyüzlü olmamak ile başlayabiliriz
2. Duyarlılık denilen ve yosun tutmakta olan bir kelime var çünkü bunu kullanmıyoruz belki de anlamını bile unutmaya başladık… Etrafımızdaki duyarsız insanlardan yakınmak yerine göstermeye başlasak fena olmaz
3. Kişiselleştirme: iletişim esnasında iç dünyamızın diyaloğu ile değil karşı tarafla konuşmayı denesek daha doğru olacaktır. Direk ve sade iletişim tekniği geliştirmek
4. Etrafımızdaki insanlara iç dünyamızdaki beklentileri yüklemekten kaçınmak (bu genelde özel yaşantıda daha yoğun)
5. Katı ve hoşgörüsüz olma eğilimlerinden uzaklaşmak
6. İnsanların kişisel çemberlerine dikkat etmek hepimizin sorumluluğu
7. İlişki yaşarken ben- sen ilişkisinden uzaklaşıp ben-şey ilişkisine çevirmemek için özen göstermemiz gerekiyor.

Konu çok detaylı ve konuşulması gereken bir durum az da olsa toparlayabildiğim kadar toparladım. Ne de olsa amacım düşündürmek. Kısacası, iletişim bir dans ve bunda uyumlu olduğumuz kadar toplumda yer bulabiliriz yoksa anlaşılma lüksümüzü kaybedebiliriz ve güvensizlik, itibar kaybı, önemsenmeme ve yalnızlık gibi duygularla baş etmek zorunda kalabiliriz…

Profesyonel Koç ve Eğitimci

Sinem Yavuz

İçeriğin Devamı

Savunma Mekanizması Devrede; Kimseye GÜVENMİYORUZ…

Blog Yazılarım - - 14 Temmuz 2018

Bilmiyorum nedendir? Eskiden daha az insan olduğu için mi? Yoksa küçük olduğum için mi? İletişim ağı bu kadar kolay olmadığı için mi? Yoksa insanlık yobazlaştığı için mi? şunu fark ettim artık eskiden olduğundan daha hızlı incinebiliyor ve incitebiliyoruz… Bundan ötürü de diğer insanlara tereddütle yaklaşıyoruz… Bilinçaltı hayata tehdit, fırsat, nötr ve kaynak gözü ile bakar… Türkiye de bu durum sanırsam; Tehdit!!! Üzerinden işliyor… E bundan dolayı da savunma sistemlerimiz her an devrede ve insanlarda bir dengesizlik, paranoya ve yalnızlık hali meydana gelmeye başladı…
Araştırmalara göre; Türkiye de insanların birbirlerine en çok güvendikleri yer Anadolu Bölgesi çıkmış %18 (bir söyleşide denk gelmiştim bu konuya) e bu durumda diğer yerler kaç??? Annem anlatıyor, anneannem komşularının çocuklarına ihtiyaç duyulduğunda evde yemek yapar bakarmış… Hadi şimdi bıraksana komşuna çocuğunu? Onu geçtim bakkala giderken eline telefon verip gönderir olduk… peki iş yerlerindeki çıkmaza ne demeli… Rekabet ortamı başka bir olgu, güvensizlik başka… peki evlilikler?

Neden böyle oldu, insanlık nereye gidiyor, kendimizi soyutlayarak güvenli alanımızı koruyabilir miyiz yada güvenmeden yaşayabilir miyiz hatta tekrar güvenip yaşamak nasıl olurdu??? İnsanın aklına bir sürü soru gelmiyor değil…

Güven olgusunun temelleri ilk yılarımızda oluşur, doğar doğmaz önce annemizle bu bağı kurarız, kimisi bu konuda şanslı, kimisi bu olgudan yoksun olarak büyüyor. Dolayısıyla da güven duygusu önce kendimizde başlıyor. Kişinin özüne güveni tamsa etrafa güvenmekte sıkıntı yaşamıyor ama orada noksanlığı varsa bir şeyler tetikleniyor. Bu aslında şu demek kişi hayatta başına gelecek her hangi bir olayda, altından kalkabilecek yetkinliğe sahipse güven verme ve alma konusunda sıkıntı yaşamıyor. Dolayısıyla, güven eksikliğinin verdiği yalnızlık hissi, kişide büyük bir boşluğa bunun da kaygıya ya da depresyona sebep olma ihtimali oluşuyor, bunun seviyesi de arttıkça insanda hayat ile ilgili anlam kayması yaşanabiliyor ve hatta ciddi güvensizlikler sonucu hareket alanı daralması söz konusu olabiliyor…

Çoğu insan da yanlış bir düşünce var (bence). Gelecek tehdit, kişinin kendisinden değil dışarıdan gelecekmiş gibi yaşanıyor ama durum aslında içimizde. Bazen yaşadığımız hayal kırıklıkları ve beklentilerimizin dışında oluşan olaylar ya da kişinin yaptığı davranışlar yüzünden güvensizlik duygumuz artıyor. Durum şu ki; güven insanların kendiyle ilgili meselelerini ne kadar hallettiği ile alakalı… Kendi içinizdeki olumsuz duyguları ne kadar kontrol altına alabiliyorsunuz? Çoğu objektif gerçeği kendi sübjektif gerçeğinizle ne kadar çarpıtarak algılıyorsunuz? aslında bütün mesele bu. Karşımızdaki kişiye güvenmememiz için bir sürü sebebimiz olabilir ya da ararsak bulabiliriz de ama ya bu şekilde yaşamayı alışkanlık haline getirsek ne olacak? Beklide çoktan getirdik ve şu anki neslin temellerini geçmişte attık bile…

Gördüklerime dayanarak yazıyorum… bazı insanların, bulunduğu ortamdan ya da kişilerden duyduğu tedirginlik o kadar yoğun oluyor ki enerjisinin çoğunu o tedirginlikle savaşarak harcıyor… özellikle de bunu iş yerlerinde daha çok görüyoruz, tabi enerji yoksunluğundan dolayı da düşük bir potansiyelle işlerine kendilerini vermeye çalışıyorlar ya da verdiklerini zannediyorlar. peki SORU: bu kişi nasıl mutlu olur? Paranoya bu nokta da başlıyor: herkes ona düşman ve arkasından iş çeviriyor. Depresyon burada başlıyor: hissedilen değersizlik ve hayata anlam verememe durumu. Soyutlaşma burada başlıyor: yalnızlık hissi, disosiye olma. Sonarsın da kişilere düşmanca bakma “onların hatası” toplum böyle, olay öyle… Suçlama, kızgınlık… Nasıl bir kısırdöngü belli değil. Şimdi birde bu kafa yapısı ve algısı olan ailede yetişen çocukları düşünün, sizce de normal değil mi çocuğun kaygılı ve herkesi düşmanca eğilimi olan kişiler olarak görmesi ve dolaysıyla da o yönde tavırlar sergilemesi… Bu bir kişinin yaydığı enerji, bir de toplumun böyle olduğunu düşünün… Sorum hala geçerli; nasıl mutlu olur bu toplum?

Çok uzatmayacağım aslında oldukça derin bir konu bu ama amacım sadece düşündürmek…

Sonuç…
Duygusal dünyasını yanlış anlamlandırmış, gerçeklikten uzak, kafa sineması içindeki subjecktif gerçekleri ile yaşayan bir kişi ne yazık ki güven kelimesinin anlamını bilemez… Bu kişiler diğer insanların dürüstlüğü altında başka şeyler arar. Güven vermeyip alamadığından dolayı da kaygı ve depresyon gibi hislere düşmesi muhtemeldir…

Peki, doğrusu nedir?
Anne babaların çevreleri ve kendileri ile barışık, dengeli ve uyum içinde yaşadığını göre ve bu ortamın koşullarını çocuğuna sağlayıp, ileride başına gelebilecek olumlu olumsuz her hangi bir olayda o durumu atlatabilecek yetkinliği edinmesi için özerk olma yolunda ona destekçi olduğunu gören çocuklar kendi güven ortamını oluşturacaktır inancındayım…

Peki, çocukluğumuz böyle bir ortamda geçmemiş ve artık yetişkinsek ne yapılmalı???
Bizler sosyal varlıklarız dolayısıyla insanları sevebilmek, kendimizi sevmekle başlar yani önce sevgi diyoruz. Sonrasın da insanlarla ya da olaylarla baş edebilmek için de, öz değerimizi güçlendirip olaylara verdiğimiz anlamlardan edindiğimiz baş edebilme yöntemlerini geliştirdiğimiz sürece GÜVEN de oluruz…

Profesyonel Koç
Sinem yavuz

Not: herhangi bir zihin bozukluğu (psikolojik, biyolojik) olmayan bireyler için genel anlamda yazılmıştır bu yazı…

İçeriğin Devamı

İnsanoğlu yapaylaştıkça, Yapay zekâlar doğallaşıyor mu?

Blog Yazılarım - - 29 Mayıs 2018

Kısaca bir filmin konusundan bahsetmek isterim, sene 2070’lerde geçiyor. Konu şu: insanoğlu, kendilerine yardım etmesi için, yapay zekâyı yaratır. Bu makinalar önceleri ilkeldir ve çalışabilmeleri için güneş enerjisine ihtiyaç duyarlar. Sonra zekâları ile insanlara bağlı olmadan yaşamayı öğrenirler. İnsanoğlu yaptıkları bu makinalardan korkar ve onları yok etmek ister ama bu artık çok da mümkün değildir. Bunun üzerine, enerji kaynaklarını yok etmeye çalışırlar ya da bloke etmeye “Güneş’i”. Dünyayı derin bir karanlığa boğarlar ve tabi insanoğlunun yaşamayacağı bir hale gelir ama makinalar da yaşayamamaktadır. Fakat bunlar yapay zekâ ya bir şekilde hayatta kalmak için yol ararlar ve insanların enerjileri ile yaşayabileceklerini fark ederler. Bunun üzerine bir insan mühendisliği inşaa edilir. Yapay bir dünya oluşturulur ve insanların bedenlerindeki enerji makinalara hayat verirken, insanlar zihnen yaşadıkları bir dünya hapsolurlar. Buradan kurtulabilen bir grup insanda hayatlarını geri almak ve dünyayı kurtarabilmek için yapay zeka ya savaş açar. Hatırladık mı? Evet, 😊 filmin adı: MATRİX… Gerisini hepimiz biliyoruz zaten…

Ne zaman bir yapay zekâ haberi dinlesem ve okusam hayrete düşüyorum. Gelişmeler o kadar yeni ki ama ona rağmen müthiş hızlı. Benim burada tereddütte düştüğüm nokta, gelişmelerden tek korkan ben miyim? işte kafamdaki düşünceler, hadi başlayalım…

Konuya sanayi devrimi ile başlamak isterim… İnsanların iş gücüne yardım etmesi için yapılmasına karar verildi. Daha hızlı, belki daha az maliyetli ve daha çok iş. Bu süre zarfında bir çok insanın işsiz kaldığı düşünülürse verimliliğinden şüphe edebiliriz. Sanayi devrimi sonrası 10 yıl içinde, müthiş bir gelişme ve neredeyse her sektörde görülebilir artış. Uzmanlık alanım olmadığı için ahkâm kesecek değilim, elbette ihtiyaç duyulmuştur ve devrim olmuştur. En azından neye hizmet ettiğini anlayabiliyorum. En büyük yan etkisi, bazı insanların işsiz kalması diyebilir miyiz? ya da doğanın kirlenmesi? Tabi bu süre içinde de ihtiyaca yönelik başka meslekler doğmuştur. Durum aşağı yukarı eşit gibi…

Soru:  Yapay zekâ neye hizmet edecek?Amaç ne?

Yapay zekanın gelişime gelelim. Açıkçası ustaca bir bilgiye sahip değilim. Bende herkes gibi uzaktan uzmanların icat ettiği makinaları takip ediyorum, videolar izliyorum ve makaleler okuyorum ama çok meraklıyım belki bir tık fazlaca araştırma yönünü abartmış olabilirim 😊 Örneğin robotların ilk çıkış noktası 1770 de macar mucit wolfgang ın satranç oynaması için yaptığı, adına” Türk” koyulan robottan çıktığını biliyorum. Tabi bu robot gibi gözüken ama aslında sandığın içinde(satranç masasının altında) bir satranç ustasının olduğu, kandırmaca bir durumdan ibaretti. 😊 . 1997 de deep blu adındaki yapay zekanın dünya satranç şampiyonu olan Kasparovu yenmesi, ilk kez yapay zeka insana karşı düşüncesini ortaya atmıştır herhâlde. Araştırılsanız inanılmaz bilgiler var örneğin: deep blue nun 97 senesindeki hızı, 3 dakikada 540 hamle iken, yeni sürümü ise; saniyede 200 milyon, dolayısıyla 3 dakikada 36 milyar muhtemel hamleyi hesaplayabiliyor. Wowww…

Tabi bu arada meşhur Terminatör filmini de es geçmemek lazım. Film 1984 yılında çekilmiş ama geleceğin 2029’da geçiyor😊 e şunun şurasında ne kaldı 2018 deyiz… Ciddi anlamda insan ve yapay zekânın karşılaştığı bir film serisi… Belki gelecekten gelen bir robot insanlığı yok etmeye çalışmayacak ama gelecekte yapay zekalar bizim hakkımızda ne düşünür bilemiyorum, umarım tehdit olarak görmezler.

Bazı uzmanlar, yapay zekânın insan zekâsına ulaşamayacağını savunuyor çünkü insan ırkının sezgilerinin olduğunu ve bunu bilgisayarın anlayabileceği bir şey olmadığını savunuyorlar… oh ne güzel gerçekten için rahatladı. Ama 1997 de Kasparovun yapay zeka ile yaptığı satrancı bırakıp gitmesinin sebebi, onun oyunlarını izlemiş ve yapacağı hamlenin ne olduğu biliyor olasıydı yani oyunu eşit ve adil bulmamıştı. E şimdi Yıllarca amigdalayı kontrol altına alabilmek için milyonlarca evrim geçirmişken, hele ki sezilerimizi bu kadar törpülemişken ya da törpülemek zorunda bırakılmışken, yeniden yapa zekâlardan üstün olabilmek için sezgilerinize mi güvenin diyorsunuz? Sezgi bıraktınız mı ki acaba insanda? Okullarda ki ders sistemlerine bakınız? KODLAMA, ROBOTİK adı verilen dersler var. Bu arada bir özeleştiridir de aynı zamanda, hiçbirimizde bu dersler olmayan okullara da göndermiyoruz, neden geleceğin işi bu robot yapacak bizim ufaklıklar… Ben bunlara karşı değilim tabi öğrensinler ama neye hizmet edeceği bilinci ve amacıyla üretsinler isterim.  😊 herhalde amaç insanlar evde otururken robotları çalıştırmak çünkü robotlar da iş hayatına atılırsa insan fazla gelecektir… Bir kesime göre kadınlar iş hayatına bile fazlayken robotlar olayı daha da karışık hale getirebilir. İleride bir de bakmışız robot hakları sendikası kurulmuş… Olmaz olur valla…

Bana kalırsa bunların çoğu algı benim çocuğum kodlamayı öğrenmezse eksik kalmaz ya da ıpad kullanmayı bilmezse. Ama işte algımız üzerinde büyük bir oyun oynanıyor… İnsanlığın var olmasına yardımcı olan zihnin-ruh bütünlüğü ve çoklu düşünme törpülenmeye başlandı. Ne istiyorlarsa, onu düşünmemizi sağlıyorlar… Eskiden ezbere bildiğim birçok numarayı artık ezberlemiyorum çünkü ihtiyaç duymuyorum dolayısı ile zihnim o bölgesindeki yolları unutmaya başlandı. İşte zamanla farkında olmadan birçok özelliğimizi böyle kaybettik ve yapay zekâlar çoğalmaya başladıkça da kaybediyoruz. Bizleri yapaylaştırdıkça farkında değiliz aslında onları zeki olarak algılamaya başlıyoruz. Bir düşünsenize gelecekte doktor yok, ameliyatları yapay zekalar yapıyor peki ya yapmam derse ne olacak? ya da nasıl yaptığını nerden bileceğiz, içimizde bıçak unutursa geri alacak mı?  🙁

Aslında yapay zekânın bir suçu yok 😊 sorun şu ki;
Robot yapmak için, yenilik için can atıyoruz ama sonuçlarının ne olacağını bilmiyoruz yada nasıl kontrol edeceğimizi? Robotlarda olmayan tek şey sezgiler diyoruz ama onları kuvvetlendirmek için okumuyoruz, kendimizi geliştirmiyoruz, hayatı ve insanı anlamak için insanlarla ilişki kurmuyoruz, sosyal medyadan sosyalleşiyoruz, yazmıyoruz dokunuyoruz, bakıyoruz ama görmüyoruz evimizde koltukta, otobüste, evde, işte elimizde konsol, ıpad ya da telefon oyun oynuyoruz, insana değil nesneye değer veriyoruz… Kısaca robotlaşıyoruz artık hiçbir şeye anlam yükleyemiyoruz çünkü hissetmiyoruz, vicdanımızı sorgulamıyoruz, ahlakımıza aldırmıyoruz, geleneklerimizi unutuyoruz ve yüzyıllardır bizim için bilgi biriktirmiş bilinçaltımıza inmiyoruz, güvenmiyoruz, psikolojik olarak rahatsızlaşıyoruz ve bilinçaltımızı ilaçlarla evcilleştirmeye çalışıyoruz.

Burada en önemli anahtar bizleriz, hissettiklerimiz ve insanlara hissettirdiklerimiz…

Kendi içimize dönmek o yüzden bu kadar önemli çünkü bizi insan yapan şeyleri köreltmeden değişime başlamalı ve tatbikîde yenilenmeliyiz… Hislerimizle ve vicdanımızla düşünmeyi asla bırakmamalıyız…

 

o zaman HADİ BİRAZ DÜŞÜNELİM… ŞİMDİ SORUYORUM???

Gelecekte ne olacak?

Neyin hayalini kuruyoruz?

Yapay zekânın rolü ne olacak? Ve İnsanın anlamı değişecek mi?

kısacası,

Bizler nasıl bir Dünyada yaşamak istiyoruz?  

 

Öneriler
Transcendece
Matrix
Surrogates
Terminatör
Artificial intelligence
Source code
Equilibrium
Minority report
İ robot

Tedx konuşmaları : Grady Booch, Nick Bostrom, Kevin Kelly, Sam Harris

ayrıca, Elon Musk’ın yapay zeka ile ilgili konuşmalarını okuyabilirsiniz…

 

SEVGİLER…

eğitimci ve profesyonel koç
Sinem Yavuz

 

 

 

İçeriğin Devamı

Kararsızlık Kapıları..

Blog Yazılarım - - 6 Mart 2018

Büyüyüp bireyselleştikçe sorunlarımızın kolayca çözülmediğini ve isteklerimizin kolayca gerçekleşmediğini görürüz dolayısıyla da karar vermemiz gittikçe zorlaşır… Aslına bakarsak dünyanın en büyük lüksü karar vermektir ama gün içinde defalarca karar vermek zorunda kaldığımız için bunun pek de farkına varamaya biliriz…

Genelde karşımıza birkaç seçenek çıkıyor ve kendimizi, alice harikalar diyarındaki alice gibi hissedebiliyoruz … sonraki düşünce “hangi yoldan gideceğim?” oluyor… hikayedeki tavşanı hatırlayalım, bu soruya çok zeki bir yanıtı vardı “nereye gideceğini bilmiyorsan hangi yoldan gittiğinin hiçbir önemi yok” der… wuuu…

Kendimizi bir yelkenli olarak düşünürsek aslında dalgalı, rüzgarlı, fırtınalı yada durgun sulardan geçtiğimizi görürüz… Kendi adıma konuşmam gerekirse bendeki suların durgun olduğu zamanlar çok az 😊 ama belki de böyle olmasını seviyor bile olabilirim çünkü karar verme mekanizmamı aktive ediyor ve sürekli kullanım durumunda da benden ne olur sorusunu etrafındakilere sormadan ilerlememe yardımcı oluyor… Aslında süreç şu şekilde ilerliyor… Yapıyoruz biliyoruz, biliyoruz yapıyoruz sonunda yapabilmek eylemi çıkıyor dolayısıyla kendi sınırlarınızı ve yetkinliklerinizi bildiğiniz zamanda karar vermek kolaylaşıyor…

Kimliklerimiz de kararlarımızı etkiliyor… örneğin ben anne kimliğinde daha dikkatli karar vermeye çalışırken, ben kimliğinde daha rahatım, iş kimliğinde daha gergin. Kimliklerde karar verme durumu bazen karmaşaya yol açabiliyor. Çünkü bazen iş kimliğini eve taşıyabiliyoruz ya da başka kimliğimizin deneyimleri bize başka şeyler söyleyebiliyor. O yüzden durumu iyi değerlendirmek de lazım, örneğin öğrenci kimliğinde evlenmeye karar verirseniz tuhaf sonuçlar çıkabilir. 😊 Bu kısım iç kimlik karışması birde dış kimliklerin sesi var… Mesela kardeşim, ilk gördüğünü hemen alanlardan ve benimle alışverişe çıkmayı sevmiyor çünkü ben alışverişte kadın kimliğindeyken ve kardeşim artık hangi kimlikle alışveriş yapıyorsa 😊 ona karışıyorum yani aslında onun kendi içinde olan düzenleyici sistemine bir virüs gibi girip ortalığı karıştırmış oluyorum, adlandırmak gerekirse dış parazitte diyebilirsiniz. Aslında bu tarz parazitlerle hepimiz sıkça karşılaşıyoruz ama bu alışkanlığa dönüşürse kötü çünkü o zaman dış onayla yaşayan biri olup çıkabiliriz…

Aslına bakarsak bu karar verme mekanizması algılarımızla çok alakalı… hepimiz iyi kötü milyonlarca şey yaşıyoruz ve kodlamaları zihnimizdeki kendi süzgecimizden geçirip algılıyoruz, e durumda böyle olunca karar verme anında yaşadığımız şeylerin çoooooook ama çok etkisi oluyor… örneğin bazı insanlar karar vermeyi cesaret olarak görebiliyor ve öyle olunca konfor alanlarından çıkıp farklı bir şeyleri denemeye cesaret edemeyebiliyorlar, tabi bu da karar verirken bizleri etkiliyor işimize geleni yada daha basit olanı tercih ediyoruz…

Karar vermemizi etkileyen durumlara Mükemmeliyetçiliği de ekleyebiliriz bence çünkü mükemmel sonuca ulaşabilmek için fikir taşikardisi geçirebiliyoruz, buna üç yönlü bakılabilir mükemmel olsun derken kendimizi yıpratırız, 2. her seferinde ders çıkarıp elimizden gelenin iyisini yaparız yada 3. yalama olur aynı hatayı tekrar tekrar yapar mükemmellik adı altında aptallığa düşeriz. Dolayısıyla aslında mükemmeli aramak insanı kararsızlığa itebilir, o da atalete, atalette sefalete dönüşebilir yani tam bir domino taşı etkisi 😊

Karar vermemizi etkileyen diğer bir durumda seçeneklerin hepsini aynı anda istiyor olmamızdır. Ben bunu fazlaca yaşıyorum, nedense öyle bir an geliyor ki iki seçenekte mantıklı, cazip gelebiliyor, bu noktada bazen hareketsizleşebiliyorum buna dikkat etmek lazım çünkü davranış kalıbı kronikleşirse hareketsizlik bir süre sonra depresyonunda tetikleyebilir. İki şeyinde aynı anda olma olasılığı hiç yok değildir elbet ama bütün seçeneklerin olmasını isteme durumu çok kez başımıza gelendir…

E bir de şans olayı var. Aslında şans dediğimiz şey hazır olduğumuz bir durumun karşımıza çıktığı anda hızlıca fırsata çevirmemizdir ama seçeneklerden birini seçip acaba diğerini seçseydim ne olurdu sorusu hep kafamızı kurcalayacak, ben bundan kurtulmak için şöyle bir şey yapıyorum verdiğim kararın arkasında kalıp içime sindirmeye çalışıyorum … Aslında demek istediğim şu, verdiğimiz kararların sonuçlarını ne kadar üstlenirsek o kadar kararımıza sahip çıkmış oluyoruz ve minik minik hazlarla olgunlaşıyoruz. En azından mutsuz dahi olsanız koşullarını siz belirlemiş oluyorsunuz…

Kısaca özetlemek gerekirse…

1. Karar vermede zorlanmamızı hedefimizin yokluğu, çokluğu, yanlışlığı etkileyebiliyor o yüzden hedefi gözden geçirmek önemli…
2. Hayat düz bir çizgi değil inişler ve çıkışlar var o yüzden karar verme mekanizmamızı geliştirmeliyiz buda yapıp bilip yapabilmekten geçiyor…
3. Karar verme anında olayı değerlendirirken hangi kimlikte olduğumuza dikkat etmeliyiz…
4. Her an aynı şeyleri yaptığınızı hissedip sıkılıyorsanız, karar verme anında artık konfor alınızın dışına çıkma vakti gelmiş demektir ama hemen gaza gelmeyin emin olun ki, motivasyonunuz ve inancınız tamsa o çemberin içinden çıkarsınız zaten…
5. Algılarımız parmak izimiz gibidir, herkes de farklı ve özeldir, karar verirken algılarımızın yansımalarına dikkat edip biraz esneklik gösterip dışardan bakmalıyız…
6. Mükemmeliyetçiliği oynarken taşikardi geçirmeyelim… unutmayınız ki en kötü karar kararsızlıktan iyidir…
7. Seçeneklerin hepsini aynada isteme durumu vazgeçme ile bağlantılıdır çünkü her seçim diğerinden vazgeçmedir ama üzülmeyin bu durumu sadece siz yaşamıyorsunuz o yüzden bazen de akışa bırakmak en iyi seçenektir…
8. Şansa gelince… Unutmayın ki hiçbir başarı şans değildir, dolayısıyla seçimlerinizi şansa çok bağlamayın emin olun yıllardır zihniniz o an için hazırlanmaktadır…

ve son olarak, Bir girişimde bulunacaksanız, kararsızlık kapılarını kapatın. NIETZSCHE

Herkese bol kararlı ve eğlenceli günler dilerim… 

Profesyonel koç ve Eğitmen
Sinem yavuz

 

İçeriğin Devamı

GELİŞTİK VE KİŞİSELLEŞTİK…

Blog Yazılarım - - 9 Şubat 2018

Çok dikkatli yazmam gereken bir konu diye düşünüyorum çünkü ne yazık ki Türkiye de “kişisel gelişim kavramı” yanlış algılanmakta… NEDEN mi?

Öncelikle kişisel gelişime neden ihtiyacımız var onu söylemek isterim… Klasik bir söz ama gerçeğin ta kendisi “değişmeyen tek şey değişim” o yüzden gelişmeliyiz ve değişmeliyiz yoksa hala mağara adamı modunda olurduk 😊 insan doğası gereği zaten değişim içinde bir ormanda yaşıyor olsaydık sistemimiz ona göre düzen kurardı yada küçük bir köyde yaşasaydık. Örneğin; İstanbul’da trafikte yaşamak için algımızın daha açık olması lazım reflekslerimizin de… her yönden insanın değişime ihtiyacı var fizyolojik, biyolojik ve psikolojik.

Peki değiştik, uyum sağladık, hayatta kaldık ve bir sistem kurduk ilerliyoruz… Şimdi neye ihtiyacımız var dersiniz??? Tabiki de kendimizi gerçekleştirmeye… İşte her şey burada başlıyor… Maslow üçgenini hatırlayalım… Her şey tamam ise en üstte kendimizi gerçekleştirme vardı… peki bu kendimizi doğru şekilde gerçekleştirme nasıl olmalı???

Bizler 3 sistem içinde yaşıyoruz. 1. Sosyal 2. İş ve 3. Aile ortamı… işte bu sistemler(ortamlar) içinde herkesin yapması gereken görevleri ve sorumlulukları var ama istek ve ihtiyaçlarımız da var… Arada gidip geliyoruz. Bu esnada hayatımızda düzensizlikler ve kontrol edemediğimiz durumlar olabiliyor işte bu durumlarda daha dengeli ve tutarlı olmak için bizim kişisel gelişime ihtiyacımız var, çoğu zaman kurallar ve inançlar insanları sistemde tutmaya yetemeyebiliyor, o yüzdendir ki öz disiplini, empatiyi, anlayışı, algıyı, düşünce şeklini, iletişimi geliştirmek önemli…
Yanlış anlaşılma burada başlıyor işte… Bazıları, kişisel gelişimi bir silah olarak kullanma niyetindeler… “işte, aşkta, evlilikte yada sosyal çevrede: daha kültürlüyüm, Ben her şeyi biliyorum, Ben daha uzmanım beni terfi ettirin, sen yanlış yaptın ilişkinin doğrusu bu, çocuk böyle yetiştirilir doğrusunu öğren de gel 😊 yada insanların dengelerini bozacak hareketler sergileyerek zaaflarından faydalanma… örnekler çok uçuk olabilir demek istediğim şu… Kişisel gelişim sadece kendini geliştirmek değildir, topluma ve insanlığa faydalı olmak için yapılan bir eylem olmalıdır.

Peki hadi bu kısmı anladık gelişime hazırız, sırada ki nedir? İyi ve doğru yer bulup, hatta kişiyi bulup oradan bir şeyler öğrenmek??? Çok iyi araştırmak lazım, ben bu sektöre girdiğimde çok şaşırdım, çok savruldum yanlış kişide çıktı karşıma, yanlış eğitimde 😊 o kadar çok eğitim ve eğitmen var ki??? E tabi buda insanların sektöre olan inancını sarsıyor çok normal. Bazı insanların anlattıkları ya da verdiği eğitimler bana çok sığ bile geldi ama ben her ortamda bulunmayı seviyorum meraklıyım ve öğrenmek istiyorum AMA bazı kişiler var ki, beni cidden değiştirdi. Her gün gördüğüm yüzlerin yerine, gizli kalmış duayenlerin neden ortada olmadığını anladım. Öyle duayenler var ki 1 sözü ile insanın bütün hayatında değişimler yaratabiliyor onu gördüm… Tam ben de inancımı kaybetmek üzereyken bu kişilere rastladım ve mucizelere tanık oldum… aslında hiç biri tesadüf değildi, arkada çok çalışılmış adanmışlık var. Bu kişiler; ün, şöhret ve tanınmışlıktan çok bilgiye, insana ve değişime değer verenler… İşte asıl kişisel gelişim, değişim ve fark yaratma bu…

 

Yazılacak çooooook şey var ama toparlayacak olursak.

• Kişisel gelişim çok önemli ama anlamını doğru bilmek lazım ben entelim dantelim demek için yapılan (üstün görme gibi) bir şey değil. Bu bir bilim, insanın temelini oluşturan taşlardan biri ve başarı için, mutluluk için, uyum için, insanı ve kendinizi anlamak için önemli bir adım.

• Kişisel gelişim dediğimiz şey “yaparsın sen, hanimiş içindeki dev, yürü be” ile olacak işler değil, adamın aklını alırsınız, yerine koymayı da bilmezseniz yandı… depresyona gider maazallah “nooldu benim potansiyelim vardı” ya dönemsin iş. Gelişim gerçek bir şeydir.

• Kişinin kendi potansiyellerini bilmesi bazen acı olabilir, değişim sancılı olabilir ve bunu uygulamak çok ama çok zor gelebilir… o yüzden kişisel gelişim öyle geliştik ve kişiselleştik kadar basit bir kavram olmamalıdır.

• Bir süre sonra geliştiğinizi düşünmek, düşülebilecek en büyük tuzak çünkü bilgi sonsuzdur ve yenilenmesi de gerekir. O yüzden gerçekten gelişmek için doğru kişilerden yardım alınması önemlidir.

• öğrenme hiçbir zaman bitmez ben uzmanın diyebilmek kolay bir şey değil. Kişisel gelişim bilgileri havada kalırsa eğitimi almış yada kitabı okumuş olmak hiçbir şey ifade etmiyor.

• Kişisel gelişim sadece kendinizi kapsayan bir şey değil, siz bunu hem kendiniz, hem çevreniz, hem de dünya için iyi olabilmesi adına geliştirmelisiniz.

Kişisel gelişim çöplüğü diye bir şey ne yazık ki var. Çünkü denetimi yapılmıyor ve iyi bir pazarlama ile süslü bir tepside karşınıza çıkabiliyor.

• Kişisel gelişimi duayenlerden yada onların metorlugunde yetişen kişilerden almak gerçekten önemli, çünkü beni etkileyen eğitim değil, kişilerin kendisi olmuştu çok şey öğrendim.

• Gerçekten çok çalışılması, araştırılması, denemesi, geliştirilmesi, doğru ortamların oluşturulması bir kişisel gelişim eğitmeni için önemli prensiplerdir.

• Kişisel gelişimde bilgiye ulaşmak çok kolay al kitabı, aç Google’ı milyonlarca bilgi var. Önemli olan mantığını anlamak ve uygulayabilmek. Çünkü bilgiler sizin kendi süzgecinizden girerek yanlışlıklara sebep olabilir.

 

*İnsanlar, kendi sorularına buldukları cevaplarla yaşamı şekillendirir.

Sorularına doğru cevapları bulan Hitler gibi dünyayı da karartabilirsin…

YADA

Soruların doğru cevapları bulan Edison gibi dünyayı da aydınlatabilirsin.

 

Not: *eğitimde etkilendiğim bir alıntı”

 

Profesyonel Koç ve Eğitimci
Sinem Yavuz

İçeriğin Devamı

Mus Mutlu Olduk Mu Yani?

Blog Yazılarım - - 30 Ocak 2018

Okumadan önce lütfen aşağıdaki soruların cevaplarını bir yere yazınız?

1. Mutluluğunuza bir puan verseniz 1-10, ne verirdiniz?
2. Mutluluğun sizin için tanımı nedir?
3. Ne olursa mutlu olursunuz?
4. Mutlu olmanızı engelleyen nedir?
5. Ve bu yazıdan beklentiniz nedir?

Aslında her şey Büyük Resme yani hayata nasıl baktığınızla ve anlamlandırdığınızla alakalı.

Doğduğumuz andan itibaren hayata hazırlanıyoruz. Öncelikli görevimiz hayatta kalmak, zaman ilerledikçe deneyimler elde ediyoruz ve bu deneyimleri herkes kendi çapında anlamlandırıyor ve zihnimizdeki hafıza denilen yere işliyoruz. Bunları uygulamaya başladığımızda davranış, sıklıkla yapmaya başladığımızda ise bir davranış kalıbı çıkıyor ortaya… E şimdi ne oldu? Herkesin apayrı kişilikleri, bulunduğu yerin getirdiği kimlikleri oldu. Yaniiiii sizi siz yapan her şey bu davranışların içinde ve bir süre sonra dış dünyaya çıktı olarak görünür hale geliyor. Biriyle kavga ettin, birini çok sevdin, stresin tavan yaptı, bir baktın başka alemde uçuyorsun, depresyona girdin çıkım derken başarısızlık kovaladı, evlendin, ayrıldın, uyudun, uyuyamadın, çok ağladın, çok güldün… şimdi diyeceksiniz ki nooooluyor ya 😊 işte mutluluk adı altında yatan her şey aslında sizin bulunduğunuz yerdeki denge arayışınızdır…

Kafalar karışmasın, her şeyin özünde bu yattığı için kısaca yazmak istedim yoksa kendisi başlı başına büyük bir konu 😊

Son zamanlarda duymuşsunuzdur, *geçmiş değişebilir yeter ki onlara yüklediğiniz anlamları değiştirin diye.Tabi yaaa öyle kolay oluyordu değiştirmesi. Adam geçmişte asla unutamayacağı bir deneyim yaşamış yani feleğin tokadını yemiş, uzun süre kendine gelememiş, değişmiş ve bambaşka bir insan olmuş… Bence önemli olan düşmek değil, kalkabilmek. Her düştüğümüzde bir deneyim elde ediyoruz aslında onlara verdiğimiz tepkiler bizi biz yapıyor ama tekrar hızlı bir düzelme olmuyorsa ve kalmak istiyorsak o zaman değişim olmalı(algıda). Değişim dediğimiz şey imkansızda değil, baya bir mümkün hatta…

1. Kişilerin mutluluk adı altında insanlar belki de değişim hariç ya da değişim zannettikleri birçok şeyi deniyorlar ama asıl mesele şurada, sen mutluluğu ne olarak tanımlıyorsun? Bir söz var belki de senin yaşadığın hayat başkasının hayalidir diye, işte bu noktada şu çıkıyor? Başkasının mutluluk adı altında yaptığı şeyi sen yaptığında işe yarayacak diye bir şey yoktur… önce kendinizi çok iyi tanımalısınız, hayata bakarken görünene değil gerçeklere odaklanmalısınız. (4element eğitimimde var)

2. mutlu olmak adı altında insanlar yanlış yerlere sürükleniyorlar. Yanlış bilmekte ustalaşırsanız bu sizi depresyona iter… Neden böyle dedim… çünkü insanların yaşadığı dönemlerin gerektirdiği sorumluluklar vardır ve bunlar ileri doğru gitmelidir yani bir kişi hayatının belli bir döneminde öğrenci iken belli bir döneminde bekar iken geri kalan bütün dönmelerini bekar ve öğrenci paradigması ile yaşarsa hayat denilen çizgisinde bir ilerleme olmaz getirdiği yaşın farklı görev ve sorumlulukları vardır ve o dönemin kimliğini doğru tutturamazsa kişiliği ile kimlikleri arasında sağlıklı bir ilişki olmaz… Demek istediğim şu sizin bir dönem doğru bildiğiniz ve uygulandığında pozitif sonuç aldığınız davranışlar bir sonraki dönemizde (level atladığınızda) işe yaramayabilir. Hmmm şimdi bu önemli bir konu! bir örnek netleştirir diye düşünüyorum. Öğrenci paradigması ile iş hayatında tutunmazsınız ya da bekar paradigması ile evlilikler yürümez… aslında bu noktada şöyle bir iç ses sizinle yaşamaya başlayabilir. Ben bulunduğum hayattan aslında mutluyum/memnunum ama ??? (Her kişiye göre ? kısım değişiklik gösterecektir, çünkü dediğim gibi her insan farklıdır)

3. mutluluk adı altında arayış dediğim dönem. Bu dönemde kişilerin hayat amacı kaybolur. Hayat amacı nedir? Bam başka bir yazı konusu olabilir çünkü doğru hayat amacı için yine kişinin kendisini çok iyi tanıması değerlerini de bilmesi gerekir diye düşünüyorum. Demek istediğim şu hepimizin yaşaması için bir sebebe ihtiyacı var yoksa uyu yataktan çıkma yani 😊(e bunun diğer bir adı da depresyon galiba) ve bu amaç doğru olursa akışa kapılarak yaptığımız işte mutluluğu ve verimi sağlayabiliriz. O yüzden doğru hayat amacı doğru kimliğin oluşmasına yardımcı olur.

Veeee son olarak anlam değişmesi hayatta genellemeler yaparak önyargılar oluşturuyoruz. Bu bizim suçumuz değil beyin minimum enerji ile maximum verim sağlamaya çalıştığı için deneyimlerimizden elde ettiğimiz verileri kullanıyoruz ama böyle olunca doğru iş, doğru kişi, doğru yer, doğru zaman… gibi bir çok kriterden oluşan arayış başlıyor içimizde ve aslında bakarsanız mükemmeli aradığımız zamanlar çoğalıyor bu durum aslında bizim mutsuzluk yolunu inşa etmemizdeki diğer malzemelerin başında geliyor. Sonra mı ? şüphe, tehdit, korku, kendini tam bulamama, hareket edememe, gerçekle yüzleşmeme, suçlama gibi bir döngünün içinde kalmak mümkün.

Şimdi size mutluluğun sırrını veriyorum: mutluluğu arayacağınız yer, zihninizde,içinizde… haydiiii nooldu şimdi mus mutlu olduk mu? Başa döndük dimi… zaten ben bu kafa ile mutluluğu bulamıyorum yine dönüp kendime mi bakıcam ??? diyor olabilirsiniz. Yadaaaa mutluyum diyorsanız buradan yola çıkarak daha da mutlu olabilirsiniz 😊

Dış koşullar ne olursa olsun esnek olun, benliğinize sizi toksitleştiren parazitleri sokmayın, davranış kalıplarınızı değiştirin çünkü alışkanlıklarla hayatın sürdürülmesi her zaman mümkün olamayabilir… 😊

Sonuç olarak, İnsanın en büyük mutluluğu kendi eksiklerini tamamladığında gerçekleşir… 

Mutlu Günler…

NOT: Şimdi lütfen yukarıdaki soruların eski cevapları silmeden yanına tekrar cevaplayarak yenilerini yazınız… bakalım neler çıkacak =)

*psikologların bununla ilgili uyguladığı bir tedavi var ama kişi kendi kendine yapamaz, profesyonel yardım alınmalı (eğer ki psikolojinizi ciddi anlamda etkilediğini düşünüyorsanız…)

Profesyonel koç
Sinem yavuz

 

İçeriğin Devamı

İletişimsiz iletişim çağına Hoş Geldiniz!!!

Blog Yazılarım - - 20 Ocak 2018

85 doğumluyum… 90’ların çocuğu olarak büyüdüm… Evimize ilk uzaktan kumanda geldiğinde anneannem onu kaplamıştı 😊 tabletim yoktu ilkokulda tetrisle tanıştım, ortaokulda ICQ girdi hayatıma, Mario vardı, az çıldırtmadı beni o kertenkele kılıklı yaratık… Lisede Doom denilen bilgisayar oyun hoşuma giderdi… peki ya sonra???

Büyüdük ve kirlendik 😊 şaka bir yana büyüdük, geliştik, değiştik… PlayStation’da sabahlara kadar Resident Evil oynadığımı hatırlıyorum(baya gelişmişim dimi😊)… Iphone’nun ilk çıkışı aklımda henüz sosyal medya yok, 2007 de açmışım Facebook’umu derken Instagram girdi ve çağ değişik bir iletişim çağı haline geldi…

Sosyal yanı mı yoksa psikolojik yanı mı ya da ikisi birde mi insanı rahatsız ediyor bilemiyorum ama bir yanlışlık var insan seziyor. Her konuşmam da yazımda söylüyorum. Ben mahallede büyüdüm ve o yıllarımdan hiç kopamıyorum enteresan bir şekilde de gururla anlatır oldum. Yahu insan mahallede oyun oynamasını niye gururla anlatsın işte öyle garip bir çağ yaşadığımız dönem…

Oğullarımdan biri 2, diğeri 4 yaşına girmek üzere… İkiside telefonu açıp kapatmayı, Youtube’dan çizgi film bulmayı biliyor… Gurur mu duymalıyım??? Uzmanların söylediği akıllı telefon ve Ipad NO… Hmmm, İngiltere kraliyet aileleri ve ona yakın kesim çocuklarına hiç tablet vermiyorMUŞ. -muş dedim çünkü ben görmedim duyduğumu iletiyorum, bunları yazanında gördüğünü sanmam 😊 tamam hadi inandık… peki nasıl uzak tutacaksınız ??? Televizyon, Ipad ve tablet çocuk bakıcısı değildir, kesinlikle katılıyorum ama ben hatırlıyorum annem bana VHS video çizgi film bulurdu… sonraki yıllarda kendimi denetlemeyi bildim… e iyide şimdi herkes sosyal medya da yaşıyor o nasıl olacak…

Arkadaşımla bir yere gidiyoruz, masanın üzerinde telefonum, etrafa baktım onlarında öyle, alıştık… suda ki kurbağa misali, sıkılınca ya da konuşma esnasında arada sosyal medya kontrolü de yapılıyor, buna da alıştık, giyilen her kıyafet özenle çekilip medya çukuruna atılır bu da tamaaaaam, mükemmel aile portreleri, ben zenginim arabam bu, çantam şu, takılar havada uçuşur, girls night çok sosyal şirin bir varlığım, yaşasın yaşıyorum amaaaa KİM İÇİN? NE İÇİN? Nerde yaşıyorsun… Herkesin bir inancı var saygı duymak lazım ama benim korkum iletişimsiz iletişim çağına girdik haberimiz yok… Aslında bunların hiç biri normal değil ama normal çoğunluğun yaptığıdır ya hani “norm” yani eeee herkes yapıyor, o zaman hapı yuttuk geçmiş olsun….

En son kalben kimi dinledik acaba? Şimdi okuyanlarda bazıları offf koç gibi konuşma der haklısınız belki ama cidden… ne seziyorum biliyor musunuz? İnsanlar eğitimdeyken bile konuşmacıyı dinlerken zor zar duruyorlar çünkü dinlemeyi de unuttuk, herkesin sosyal medyası var e tabi bu peşinde BENCİ düşünceyi de getirdi, hep” benler” konuşuyor iletişimi unutuyoruz… nerde benim küçükken her akşam sofrada anneannemin, dayımların oturduğu içinde bolca muhabbetin geçtiği empati ve dinleme yeteneğinin geliştiği sofralar. Nerde okulu astıktan sonra Mc Donald’s da yapılan beyin devresi yakan muhabbetler…

Şimdi bakıyorum kimsenin kendine ayırdığı “kendi zamanı” kalmadı… sıra beklerken, hastanede, pastanede, sinema arasında, evde, işte, arabada, yemek yaparken, çocuk bakarken kısacası yer yerde kendimizi başka insanların hayatlarına bakarken bulabiliyoruz. Balıklama dalıyoruz, izin istemek yok, herkes laf cambazı konuşmaya geldi mi çatır çatır, karşınıza geldi mi kelime haznesi 10 ağzını açamıyor… Kimisi için bu yaşama sebebim diyecek kadar tehlikeli bir durumda. Artık iletişimimiz gibi, değerlerimiz ve algımız da değişiyor…

Bu yazımı belki 3 belki 5 kişi okuyacak belki de milyonlar ama eminim ki okumayı seven okuyacak çünkü artık onu da istemiyoruz, birkaç foto koysam belki ilgi çekerdi, mesela 2, 3 şeyma subaşı fotoğrafı, aaaaaa kız acaba neden bahsediyor denirdi 😊

Neyseeeee, son olarak, fark ettiyseniz çatışmaların da sayısı hayatımızda artmaya başladı, insanı geçtim hayvanla yada doğayla çatışan kişiler bile çoğalmaya başladı. Yaniii duygularımızı ifade edemez duruma gelirsek bunların hepsi içimizde birikir, onlar kullanmak için varlar, içimizde çöplüğe dönüşüyorlar bu artıklar çoğaldıkça kokuşuyoruz ve biz olmaktan çıkıyoruz… “Duygu yoksunu ifadesiz insan topluluğu olma yolunda emin adımlarla ilerlemek” Kulağa hoş gelmese gerek…

“Anlaşılmak çöldeki su gibidir, kıymeti ancak çöl gibi bomboş ve ruhu kurumuş olan insanların içine düştüğünüzde anlaşılır ve sanırım insanlık da biletini almış o yöne doğru gitmekte…”

Aslında bu çıkmazdan kurtulmak çok kolay hep anlatıyorum ve anlatan bir sürü insan da var ama önemli olan uygulayabilmek, sanırsam artık ülkeleri kurtaran bir kahraman bekler gibi dünyayı bu çıkmazdan kurtaracak kahramanlara ihtiyacımız var 😊 neyse benim inancım var bir şeyler değişebilir… 😊

Önerilen filmler:
• Matrix serisi
• Suretler
• I, Robot
• Wall-E
• Black Mirror (dizi)

Resim: http://webdesign-hq.blogspot.com.tr/2014/01/freebie-social-media-junkies-wallpaper.html

Profesyonel Koç
Sinem yavuz

 

İçeriğin Devamı