eğitim

Hayatta bazı şeyler 1 kere yaşanır…

Blog Yazılarım - - 13 Eylül 2018

Evet, hayatta bazı şeyleri 1 kere yaşarız, örneğin; işten ayrılırsınız, başka bir işe girersiniz, oradan da ayrılabilirsiniz hatta aynı işe tekrar girip yine ayrılabilirsiniz. Evlenirsiniz boşanabilirsiniz hatta aynı kişiyle 2. Kez evlenip yine boşanabilirsiniz. Doğum yaparsınız evet aynı kişiyi yine doğuramazsınız ama farklı bir versiyonunu yapar 2. Çocuğunuzu doğurabilirsiniz. Yüzlerce kez seyahat edebilir, taşınabilir ya da çocukluk evinize geri dönebilirsiniz belki tekrar küçülmezsiniz ama farklı bir versiyonu ile çocukla çocuk olup eğlenebilirsiniz kısacası bazı şeylerin farklı versiyonlarını ya da benzerlerini hatta aynılarını yapma şansınız vardır 2 şey hariç: doğmak ve ölmek… Şimdi aklınızdan ama ölümden sonra dirilen var diyebilirsiniz ama o ölmek değildir… Ölmek artık yok olmaktır ve bunu 1 kere yaşayabilirsiniz… Hangi kitapta okuduğumu hatırlamıyorum ama şöyle bir şey yazıyordu… “ne olursa olsun, ölmek için doğduk” kitabı neredeyse yarıda bıraktıracak bir sözdü benim için. Hayatı, cümleyi okumayı bitirdikten sonra 10 sn. kadar sorgulayıp” yak gemileri sinem boşveeer” dedirtti. Yahu olur mu ölmek için doğduk hocam, ne yaptın sen? Ne yazık ki bazı gerçekler söylenmemeli… Neyse konumuz ölüm değil elbet… Konumuz hayatta 2 şey 1 kere yaşanır ve sonsuza kadar kutlanır…

Bugün benim doğum günüm… 13.09.1985 te Ankara Hacettepe Hastanesinde dünyaya geldim… Hatta doğduğum gün cumaymış yani Hristiyanlık inancına göre 13. Cuma derseniz pekiyi şeyler söylemezler. Hatta bazen digitürkte 13. Cuma geceleri, korku filmleri yayınlanır. Yıllarca sinir oldum bu düşünce yapısına ne var şu 13 te, ben gayet şanslı bir çocuk olarak büyüdüm hatta eşim bu duruma çok şaşırır. Bir yerde çekilişe gireriz onun değil benim biletime çıkar, ya da bir malımızı elden çıkarmaya geldi mi sen koy internete senin elim şanslı der 2 güne kalamaz gider. Benim uğurlu sayım 13 😊 Peki ey Müslümanlar bu 13 tribi neden? Yurtdışında çoğu katta 13. numara yoktur ve kat olarak da 13 yoktur ama 12. Kattan sonra 13 gelir, bu da bir gerçek ama galiba bu da söylenmiyor hatta uçaklarda bile 13. Sıra ve koltuk yoktur… Müslüman üretimi bir uçak olsaydı o zaman olurdu diyorum ama Boeing ve Airbus bu şekilde. Neyse 13 ile ilgili kimin ne düşündüğü umurumda değil herkese sonsuz saygım var, herhâlde benim için önemli olduğundan savunma isteği duyuyorum. Neydeki uzun ama çok uzun zaman önce bu savunmaları bıraktım. Herkesin doğum gününde olduğu gibi eylül ayı da 13 de benim için çok özel, önemli olan da bu…

Küçükken okullar benim doğum günümde kapalı olurdu ve okulda kutlayamazdım sonra kendime göre bir sistem uydurmuştum tabi… peki yaşadığımız o özel anda yani dünya ile tanıştığımız o ilk anı neden sonsuza kadar coşku ile kutlarız?

1. Kendimizi çok özel hissettiğimiz için mi?
Eğer durum böyleyse kendimize haksızlık etmiyor muyuz? Sadece 1 gün müdür bunun anlamı? Zaten her birimizin kendini özel hissetmesi lazım. Dünyanın size bakışı ve algısı kendinizi ne kadar değerli hissettiği ile ilgilidir…

2. Hediyeler için mi?
Kim sevmez ki hediyeyi ama bu özel günün sizdeki anlamı kesinlikle bu olmamalıdır çünkü 1 kere yaşanılan anı kıyasladığınız şey her ne ise anlamını onunla sınırlasanız malın kölesi olursunuz… ( hediye gelmezse üzülmeyin yani 😊 gelirse tatbikî de kim mutlu olmaz sürprizlere)

3. İlgi çekmek için mi?
Aslında bununla demek istediğim şey ben buradayımın başka bir yolu mu? Çünkü doğum var olmaktır ve bunun için doğum anında bile çaba gösteririz. Düşünsenize doğum gününüzde kimse sizi aramıyor varoluş çabanızın zıttı ve hiçlik duygusu… Peşinden değersizlik ve anlamsızlık… o yüzdendir ki kutlamalar coşkuyla sergilenir ve istenir…

4. Sadece eğlence olsun mudur?
Bu tamimiyle doğum gününe nasıl bir anlam yüklediğinizle alakalı tabi ki de. Uzun zamandır arkadaşları görmüyordum aman bahane olur işte, bu özel anı sevdiklerimle paylaşmak istiyorum, bugün benim günüm ne istersem onu yapacağım “parti başlasın” gibi gibi… Belki de çılgınlıkta ve şımarıklıkta yaşadığımız son noktadır o gün… Hani insan ister ya bazen her şeyi akışa bırakmak belki de de o gündür.

5. Geleneksel inanç mıdır?
Sanırım bir akıllı çıkıp geçmişte şunu dedi. Neden Doğum günü kutlamaları antik çağlara kadar dayanıyor. Önce Tanrıların doğum günü kutlanırmış sonrada firavun ve imparatorların olmaya başlamış. Hatta araştırmalarıma göre tarihte ilk firavun muş, hatta kleopatra hazırlamış… Sanırım bir akıllı çıkıp o tarihlerde şunu dedi: “neden yaşarken kıymetini bilmiyoruz ölünce kutlanıyor?” ve ölüm yıldönümlerine ek doğum günleri geldi.

6. Yaş hesaplamak için mi?
Şunu anladım 30 dan sonra yaş geri sayıyor nedense. Bana göre her yaşın ayrı güzelliği var saklamak saçma ama belki de biraz büyük konuşmuş olabilirim çünkü henüz 40’ı görmedim…

Düşünülürse çoğaltılabilir ama uzun tutmak istemiyorum yazımı… Neticede herkes öyle ya da böyle doğum günlerini kutluyor ve bugün benim doğum günüm… peki ben neden kutluyorum???

Sanırım benim kutlama amacım; sağlıkla nefes aldığım her gün gerçekliğimle hayatın içinde akarken güzel anıları yıllarıma biriktirirken, yeni anılar için hafızamda, kalbimde ve benliğimde defterime yeni notlar ekleme heyecanı. Çünkü gelecek yıl (Allah kısmet ederse) doğum günümü kutlarken kendi filmimi izleme şansı elde etmiş olacağım, her sene 13.09’da olduğu gibi yani bugün olduğu gibi…

Bugün yanımda olan herkese teşekkürler…

profesyonel koç ve eğitimci

sinem yavuz

İçeriğin Devamı

Anlayışlı, Barışçıl İletişim Dili…

Blog Yazılarım - - 17 Ağustos 2018

Maria Fabrizio for NPR

Başka bir insanla bağlantı kurmak zor iş… Herkesin bir zemini (hayatını kurarken değerlerinin, kültürünün, yaşam tarzının, bakış açılarının ve algılarının oluştuğu yer) var ve bunun oluştururken kişinin ne yaşadığını ve nasıl bir zihin yapısı geliştirdiğini bilemeyiz yani iç dinamiklerinin ne olduğunu. Bu noktada çoğu insan empati kelimesinden bahsediyor bu kelime bana yıllarca çok uzak geldi derken bir tanımla karşılaştım ve rahatladım… Engin Geçtan bir kitabında: “eğer ki empati bir insanın kendini diğer insanın yerine koyarak onu anlamayı tanımlıyorsa, bu durum bana göre ancak bir insanın kendisine ait yaşantıyı karşısındaki insana mal etmesi anlamına gelebilir” der… Süper değil mi? bence anlamı tam da bu… Şimdi neden iletişimde kopukluk olduğunu görebiliyor musunuz? Aşağı yukarı iletişimsizlik resminin çerçevesi oluştuysa, bir de büyük resme bakalım o zaman…

İletişim becerimizi 2 konuda geliştirebiliriz… Özel ve iş. Neden mi? Çünkü hayatı kimlerden kimliklere geçerek yaşıyoruz. İş kimliğimiz ile özel yaşam kimliğimiz aynı değildir en azından aynı olmamalıdır. Her kimlikte başkalarını dinleme ve kendimizi ifade etme gibi becerileri geliştirerek bir davranış kalıbı oluşturmalıyız. Bunu yaparken en önemli şey empati sözcüğünün arkasına gizlenmiş kafa sinemamızın kendi hayatımızı oynamasını engellemek… Karşı tarafı yalın bir şekilde dinlediğimizden emin olmalıyız… Tabi bu %100 mümkün mü? Her kelimenin altında yatan duygu ve düşünceyi zihnimizin yorumsuz bir şekilde algılamasından bahsediyorum… Gerçekçi olmak lazım değil… Neden mi? Çünkü zihnimiz çok gelişmiş bir mekanizma… Nörolog Richard Restak der ki: beyin bir organ değil, süreçtir ve her an kendini yaratmayı süründürür. Dolayısıyla beyin, edindiğimiz her tecrübeden bir çıkarım yapar ve onu kodlar. Kendine bir nöron ağı inşa eder sonunda 2. Kez benzer bir olayla karşılaştığımızda o anda etiketini yapıştırır ve sonunda kendi zeminimizin önyargı ya da yargı temellerini atmış oluruz ve o anki yaşadığımız duygu ile de birleşince büyük ve ayrılmaz bir bağ oluşur ve tarafsızca değerlendiremeyiz. Ama hayatta devam ediyor bir şekilde “anlayışlı, barışçıl iletişim” düğmesine basmayı da öğrenmeliyiz. Peki, bu nasıl olacak?

Alt yapısı çok iyi bazı psikolog ve araştırmacıların yazılarını okuduktan sonra, yabancı kaynaklı kitapların çok da bizim halkın yaşam tarzını yansıtmadığını düşünmeye başladım ve dolayısı ile önerilerinin çok bize hitap etmediğini de ama “anlayış”ın evrensel olduğunu düşünmüyor da değilim… Marshall Rosenberg’in şiddetsiz iletişim kitaplarını bitirdikten sonra uygulanabilir birkaç yön gördüm diyebilirim… Orda çok evrensel bir konudan bahsediyor: iletişimin 4 öğesi vardır: 1. Gözlem 2. Duygu 3. İhtiyaçlar 4. İstek/rica. Yine de bu tarz bir düşünce tarzını davranış kalıbı haline getirmek bana göre önemli ölçüde sabırla alakalı diye düşünüyorum.

Aldığım eğitim, etkilendiğim insanların görüşleri ve kendi değerlendirmelerimden bir kompozit çıkacak olursam:
Anlayışlı barışçıl iletişim dili için
1. Kendimizin olumlu, olumsuz yönlerini tarafsız bir şekilde görmemiz gerekir… Kendimize karşı ikiyüzlü olmamak ile başlayabiliriz
2. Duyarlılık denilen ve yosun tutmakta olan bir kelime var çünkü bunu kullanmıyoruz belki de anlamını bile unutmaya başladık… Etrafımızdaki duyarsız insanlardan yakınmak yerine göstermeye başlasak fena olmaz
3. Kişiselleştirme: iletişim esnasında iç dünyamızın diyaloğu ile değil karşı tarafla konuşmayı denesek daha doğru olacaktır. Direk ve sade iletişim tekniği geliştirmek
4. Etrafımızdaki insanlara iç dünyamızdaki beklentileri yüklemekten kaçınmak (bu genelde özel yaşantıda daha yoğun)
5. Katı ve hoşgörüsüz olma eğilimlerinden uzaklaşmak
6. İnsanların kişisel çemberlerine dikkat etmek hepimizin sorumluluğu
7. İlişki yaşarken ben- sen ilişkisinden uzaklaşıp ben-şey ilişkisine çevirmemek için özen göstermemiz gerekiyor.

Konu çok detaylı ve konuşulması gereken bir durum az da olsa toparlayabildiğim kadar toparladım. Ne de olsa amacım düşündürmek. Kısacası, iletişim bir dans ve bunda uyumlu olduğumuz kadar toplumda yer bulabiliriz yoksa anlaşılma lüksümüzü kaybedebiliriz ve güvensizlik, itibar kaybı, önemsenmeme ve yalnızlık gibi duygularla baş etmek zorunda kalabiliriz…

Profesyonel Koç ve Eğitimci

Sinem Yavuz

İçeriğin Devamı

Savunma Mekanizması Devrede; Kimseye GÜVENMİYORUZ…

Blog Yazılarım - - 14 Temmuz 2018

Bilmiyorum nedendir? Eskiden daha az insan olduğu için mi? Yoksa küçük olduğum için mi? İletişim ağı bu kadar kolay olmadığı için mi? Yoksa insanlık yobazlaştığı için mi? şunu fark ettim artık eskiden olduğundan daha hızlı incinebiliyor ve incitebiliyoruz… Bundan ötürü de diğer insanlara tereddütle yaklaşıyoruz… Bilinçaltı hayata tehdit, fırsat, nötr ve kaynak gözü ile bakar… Türkiye de bu durum sanırsam; Tehdit!!! Üzerinden işliyor… E bundan dolayı da savunma sistemlerimiz her an devrede ve insanlarda bir dengesizlik, paranoya ve yalnızlık hali meydana gelmeye başladı…
Araştırmalara göre; Türkiye de insanların birbirlerine en çok güvendikleri yer Anadolu Bölgesi çıkmış %18 (bir söyleşide denk gelmiştim bu konuya) e bu durumda diğer yerler kaç??? Annem anlatıyor, anneannem komşularının çocuklarına ihtiyaç duyulduğunda evde yemek yapar bakarmış… Hadi şimdi bıraksana komşuna çocuğunu? Onu geçtim bakkala giderken eline telefon verip gönderir olduk… peki iş yerlerindeki çıkmaza ne demeli… Rekabet ortamı başka bir olgu, güvensizlik başka… peki evlilikler?

Neden böyle oldu, insanlık nereye gidiyor, kendimizi soyutlayarak güvenli alanımızı koruyabilir miyiz yada güvenmeden yaşayabilir miyiz hatta tekrar güvenip yaşamak nasıl olurdu??? İnsanın aklına bir sürü soru gelmiyor değil…

Güven olgusunun temelleri ilk yılarımızda oluşur, doğar doğmaz önce annemizle bu bağı kurarız, kimisi bu konuda şanslı, kimisi bu olgudan yoksun olarak büyüyor. Dolayısıyla da güven duygusu önce kendimizde başlıyor. Kişinin özüne güveni tamsa etrafa güvenmekte sıkıntı yaşamıyor ama orada noksanlığı varsa bir şeyler tetikleniyor. Bu aslında şu demek kişi hayatta başına gelecek her hangi bir olayda, altından kalkabilecek yetkinliğe sahipse güven verme ve alma konusunda sıkıntı yaşamıyor. Dolayısıyla, güven eksikliğinin verdiği yalnızlık hissi, kişide büyük bir boşluğa bunun da kaygıya ya da depresyona sebep olma ihtimali oluşuyor, bunun seviyesi de arttıkça insanda hayat ile ilgili anlam kayması yaşanabiliyor ve hatta ciddi güvensizlikler sonucu hareket alanı daralması söz konusu olabiliyor…

Çoğu insan da yanlış bir düşünce var (bence). Gelecek tehdit, kişinin kendisinden değil dışarıdan gelecekmiş gibi yaşanıyor ama durum aslında içimizde. Bazen yaşadığımız hayal kırıklıkları ve beklentilerimizin dışında oluşan olaylar ya da kişinin yaptığı davranışlar yüzünden güvensizlik duygumuz artıyor. Durum şu ki; güven insanların kendiyle ilgili meselelerini ne kadar hallettiği ile alakalı… Kendi içinizdeki olumsuz duyguları ne kadar kontrol altına alabiliyorsunuz? Çoğu objektif gerçeği kendi sübjektif gerçeğinizle ne kadar çarpıtarak algılıyorsunuz? aslında bütün mesele bu. Karşımızdaki kişiye güvenmememiz için bir sürü sebebimiz olabilir ya da ararsak bulabiliriz de ama ya bu şekilde yaşamayı alışkanlık haline getirsek ne olacak? Beklide çoktan getirdik ve şu anki neslin temellerini geçmişte attık bile…

Gördüklerime dayanarak yazıyorum… bazı insanların, bulunduğu ortamdan ya da kişilerden duyduğu tedirginlik o kadar yoğun oluyor ki enerjisinin çoğunu o tedirginlikle savaşarak harcıyor… özellikle de bunu iş yerlerinde daha çok görüyoruz, tabi enerji yoksunluğundan dolayı da düşük bir potansiyelle işlerine kendilerini vermeye çalışıyorlar ya da verdiklerini zannediyorlar. peki SORU: bu kişi nasıl mutlu olur? Paranoya bu nokta da başlıyor: herkes ona düşman ve arkasından iş çeviriyor. Depresyon burada başlıyor: hissedilen değersizlik ve hayata anlam verememe durumu. Soyutlaşma burada başlıyor: yalnızlık hissi, disosiye olma. Sonarsın da kişilere düşmanca bakma “onların hatası” toplum böyle, olay öyle… Suçlama, kızgınlık… Nasıl bir kısırdöngü belli değil. Şimdi birde bu kafa yapısı ve algısı olan ailede yetişen çocukları düşünün, sizce de normal değil mi çocuğun kaygılı ve herkesi düşmanca eğilimi olan kişiler olarak görmesi ve dolaysıyla da o yönde tavırlar sergilemesi… Bu bir kişinin yaydığı enerji, bir de toplumun böyle olduğunu düşünün… Sorum hala geçerli; nasıl mutlu olur bu toplum?

Çok uzatmayacağım aslında oldukça derin bir konu bu ama amacım sadece düşündürmek…

Sonuç…
Duygusal dünyasını yanlış anlamlandırmış, gerçeklikten uzak, kafa sineması içindeki subjecktif gerçekleri ile yaşayan bir kişi ne yazık ki güven kelimesinin anlamını bilemez… Bu kişiler diğer insanların dürüstlüğü altında başka şeyler arar. Güven vermeyip alamadığından dolayı da kaygı ve depresyon gibi hislere düşmesi muhtemeldir…

Peki, doğrusu nedir?
Anne babaların çevreleri ve kendileri ile barışık, dengeli ve uyum içinde yaşadığını göre ve bu ortamın koşullarını çocuğuna sağlayıp, ileride başına gelebilecek olumlu olumsuz her hangi bir olayda o durumu atlatabilecek yetkinliği edinmesi için özerk olma yolunda ona destekçi olduğunu gören çocuklar kendi güven ortamını oluşturacaktır inancındayım…

Peki, çocukluğumuz böyle bir ortamda geçmemiş ve artık yetişkinsek ne yapılmalı???
Bizler sosyal varlıklarız dolayısıyla insanları sevebilmek, kendimizi sevmekle başlar yani önce sevgi diyoruz. Sonrasın da insanlarla ya da olaylarla baş edebilmek için de, öz değerimizi güçlendirip olaylara verdiğimiz anlamlardan edindiğimiz baş edebilme yöntemlerini geliştirdiğimiz sürece GÜVEN de oluruz…

Profesyonel Koç
Sinem yavuz

Not: herhangi bir zihin bozukluğu (psikolojik, biyolojik) olmayan bireyler için genel anlamda yazılmıştır bu yazı…

İçeriğin Devamı

İnsanoğlu yapaylaştıkça, Yapay zekâlar doğallaşıyor mu?

Blog Yazılarım - - 29 Mayıs 2018

Kısaca bir filmin konusundan bahsetmek isterim, sene 2070’lerde geçiyor. Konu şu: insanoğlu, kendilerine yardım etmesi için, yapay zekâyı yaratır. Bu makinalar önceleri ilkeldir ve çalışabilmeleri için güneş enerjisine ihtiyaç duyarlar. Sonra zekâları ile insanlara bağlı olmadan yaşamayı öğrenirler. İnsanoğlu yaptıkları bu makinalardan korkar ve onları yok etmek ister ama bu artık çok da mümkün değildir. Bunun üzerine, enerji kaynaklarını yok etmeye çalışırlar ya da bloke etmeye “Güneş’i”. Dünyayı derin bir karanlığa boğarlar ve tabi insanoğlunun yaşamayacağı bir hale gelir ama makinalar da yaşayamamaktadır. Fakat bunlar yapay zekâ ya bir şekilde hayatta kalmak için yol ararlar ve insanların enerjileri ile yaşayabileceklerini fark ederler. Bunun üzerine bir insan mühendisliği inşaa edilir. Yapay bir dünya oluşturulur ve insanların bedenlerindeki enerji makinalara hayat verirken, insanlar zihnen yaşadıkları bir dünya hapsolurlar. Buradan kurtulabilen bir grup insanda hayatlarını geri almak ve dünyayı kurtarabilmek için yapay zeka ya savaş açar. Hatırladık mı? Evet, 😊 filmin adı: MATRİX… Gerisini hepimiz biliyoruz zaten…

Ne zaman bir yapay zekâ haberi dinlesem ve okusam hayrete düşüyorum. Gelişmeler o kadar yeni ki ama ona rağmen müthiş hızlı. Benim burada tereddütte düştüğüm nokta, gelişmelerden tek korkan ben miyim? işte kafamdaki düşünceler, hadi başlayalım…

Konuya sanayi devrimi ile başlamak isterim… İnsanların iş gücüne yardım etmesi için yapılmasına karar verildi. Daha hızlı, belki daha az maliyetli ve daha çok iş. Bu süre zarfında bir çok insanın işsiz kaldığı düşünülürse verimliliğinden şüphe edebiliriz. Sanayi devrimi sonrası 10 yıl içinde, müthiş bir gelişme ve neredeyse her sektörde görülebilir artış. Uzmanlık alanım olmadığı için ahkâm kesecek değilim, elbette ihtiyaç duyulmuştur ve devrim olmuştur. En azından neye hizmet ettiğini anlayabiliyorum. En büyük yan etkisi, bazı insanların işsiz kalması diyebilir miyiz? ya da doğanın kirlenmesi? Tabi bu süre içinde de ihtiyaca yönelik başka meslekler doğmuştur. Durum aşağı yukarı eşit gibi…

Soru:  Yapay zekâ neye hizmet edecek?Amaç ne?

Yapay zekanın gelişime gelelim. Açıkçası ustaca bir bilgiye sahip değilim. Bende herkes gibi uzaktan uzmanların icat ettiği makinaları takip ediyorum, videolar izliyorum ve makaleler okuyorum ama çok meraklıyım belki bir tık fazlaca araştırma yönünü abartmış olabilirim 😊 Örneğin robotların ilk çıkış noktası 1770 de macar mucit wolfgang ın satranç oynaması için yaptığı, adına” Türk” koyulan robottan çıktığını biliyorum. Tabi bu robot gibi gözüken ama aslında sandığın içinde(satranç masasının altında) bir satranç ustasının olduğu, kandırmaca bir durumdan ibaretti. 😊 . 1997 de deep blu adındaki yapay zekanın dünya satranç şampiyonu olan Kasparovu yenmesi, ilk kez yapay zeka insana karşı düşüncesini ortaya atmıştır herhâlde. Araştırılsanız inanılmaz bilgiler var örneğin: deep blue nun 97 senesindeki hızı, 3 dakikada 540 hamle iken, yeni sürümü ise; saniyede 200 milyon, dolayısıyla 3 dakikada 36 milyar muhtemel hamleyi hesaplayabiliyor. Wowww…

Tabi bu arada meşhur Terminatör filmini de es geçmemek lazım. Film 1984 yılında çekilmiş ama geleceğin 2029’da geçiyor😊 e şunun şurasında ne kaldı 2018 deyiz… Ciddi anlamda insan ve yapay zekânın karşılaştığı bir film serisi… Belki gelecekten gelen bir robot insanlığı yok etmeye çalışmayacak ama gelecekte yapay zekalar bizim hakkımızda ne düşünür bilemiyorum, umarım tehdit olarak görmezler.

Bazı uzmanlar, yapay zekânın insan zekâsına ulaşamayacağını savunuyor çünkü insan ırkının sezgilerinin olduğunu ve bunu bilgisayarın anlayabileceği bir şey olmadığını savunuyorlar… oh ne güzel gerçekten için rahatladı. Ama 1997 de Kasparovun yapay zeka ile yaptığı satrancı bırakıp gitmesinin sebebi, onun oyunlarını izlemiş ve yapacağı hamlenin ne olduğu biliyor olasıydı yani oyunu eşit ve adil bulmamıştı. E şimdi Yıllarca amigdalayı kontrol altına alabilmek için milyonlarca evrim geçirmişken, hele ki sezilerimizi bu kadar törpülemişken ya da törpülemek zorunda bırakılmışken, yeniden yapa zekâlardan üstün olabilmek için sezgilerinize mi güvenin diyorsunuz? Sezgi bıraktınız mı ki acaba insanda? Okullarda ki ders sistemlerine bakınız? KODLAMA, ROBOTİK adı verilen dersler var. Bu arada bir özeleştiridir de aynı zamanda, hiçbirimizde bu dersler olmayan okullara da göndermiyoruz, neden geleceğin işi bu robot yapacak bizim ufaklıklar… Ben bunlara karşı değilim tabi öğrensinler ama neye hizmet edeceği bilinci ve amacıyla üretsinler isterim.  😊 herhalde amaç insanlar evde otururken robotları çalıştırmak çünkü robotlar da iş hayatına atılırsa insan fazla gelecektir… Bir kesime göre kadınlar iş hayatına bile fazlayken robotlar olayı daha da karışık hale getirebilir. İleride bir de bakmışız robot hakları sendikası kurulmuş… Olmaz olur valla…

Bana kalırsa bunların çoğu algı benim çocuğum kodlamayı öğrenmezse eksik kalmaz ya da ıpad kullanmayı bilmezse. Ama işte algımız üzerinde büyük bir oyun oynanıyor… İnsanlığın var olmasına yardımcı olan zihnin-ruh bütünlüğü ve çoklu düşünme törpülenmeye başlandı. Ne istiyorlarsa, onu düşünmemizi sağlıyorlar… Eskiden ezbere bildiğim birçok numarayı artık ezberlemiyorum çünkü ihtiyaç duymuyorum dolayısı ile zihnim o bölgesindeki yolları unutmaya başlandı. İşte zamanla farkında olmadan birçok özelliğimizi böyle kaybettik ve yapay zekâlar çoğalmaya başladıkça da kaybediyoruz. Bizleri yapaylaştırdıkça farkında değiliz aslında onları zeki olarak algılamaya başlıyoruz. Bir düşünsenize gelecekte doktor yok, ameliyatları yapay zekalar yapıyor peki ya yapmam derse ne olacak? ya da nasıl yaptığını nerden bileceğiz, içimizde bıçak unutursa geri alacak mı?  🙁

Aslında yapay zekânın bir suçu yok 😊 sorun şu ki;
Robot yapmak için, yenilik için can atıyoruz ama sonuçlarının ne olacağını bilmiyoruz yada nasıl kontrol edeceğimizi? Robotlarda olmayan tek şey sezgiler diyoruz ama onları kuvvetlendirmek için okumuyoruz, kendimizi geliştirmiyoruz, hayatı ve insanı anlamak için insanlarla ilişki kurmuyoruz, sosyal medyadan sosyalleşiyoruz, yazmıyoruz dokunuyoruz, bakıyoruz ama görmüyoruz evimizde koltukta, otobüste, evde, işte elimizde konsol, ıpad ya da telefon oyun oynuyoruz, insana değil nesneye değer veriyoruz… Kısaca robotlaşıyoruz artık hiçbir şeye anlam yükleyemiyoruz çünkü hissetmiyoruz, vicdanımızı sorgulamıyoruz, ahlakımıza aldırmıyoruz, geleneklerimizi unutuyoruz ve yüzyıllardır bizim için bilgi biriktirmiş bilinçaltımıza inmiyoruz, güvenmiyoruz, psikolojik olarak rahatsızlaşıyoruz ve bilinçaltımızı ilaçlarla evcilleştirmeye çalışıyoruz.

Burada en önemli anahtar bizleriz, hissettiklerimiz ve insanlara hissettirdiklerimiz…

Kendi içimize dönmek o yüzden bu kadar önemli çünkü bizi insan yapan şeyleri köreltmeden değişime başlamalı ve tatbikîde yenilenmeliyiz… Hislerimizle ve vicdanımızla düşünmeyi asla bırakmamalıyız…

 

o zaman HADİ BİRAZ DÜŞÜNELİM… ŞİMDİ SORUYORUM???

Gelecekte ne olacak?

Neyin hayalini kuruyoruz?

Yapay zekânın rolü ne olacak? Ve İnsanın anlamı değişecek mi?

kısacası,

Bizler nasıl bir Dünyada yaşamak istiyoruz?  

 

Öneriler
Transcendece
Matrix
Surrogates
Terminatör
Artificial intelligence
Source code
Equilibrium
Minority report
İ robot

Tedx konuşmaları : Grady Booch, Nick Bostrom, Kevin Kelly, Sam Harris

ayrıca, Elon Musk’ın yapay zeka ile ilgili konuşmalarını okuyabilirsiniz…

 

SEVGİLER…

eğitimci ve profesyonel koç
Sinem Yavuz

 

 

 

İçeriğin Devamı

Mutluluk Atölyesi

Seminerlerim - - 25 Kasım 2017

Hayat geleceğe doğru yaşanır ama geriye doğru anlamlandırılır… Geleceğe adım atarken her takıldığınız nokta aslında geçmişte sizde iz bırakan anılardan dolayıdır… Vücudumuza işlenmiş olan bu mesajlar bize bir şey söyler ve her insanda bu farklı belirtiler olarak ortaya çıkar…

insan oğlunun anlam arayışı durmaksızın devam ederken, bu arayış içinde kendinizi doğru zemine oturtamazsak yanlış algılarla farklı anlamlandırabiliriz dolaysıyla yaşadığımız olayları farklı kodlar ve yanlış kodlarla hayatımıza devam etmeye çalışırız ve en sonunda uyumsuzluk içinde yıpranırız…

Hazırsanız kendinize ve hayatınıza verdiğiniz anlam değişmek üzere…

-ilişki iç dinamiği

-farkındalık

-değerler ve kimlikler

-yaşamla uyum

-alfa ve beta zihin dalgaları

 

 

*Sosyal sorumluluk projesi olarak da verilmektedir. Almak isteyen kurum ve kuruluşlar 1 ay önceden bildirmelidirler.

*Halka açık seminerlerin tarihi ve yeri 1 ay önceden açıklanır.

İçeriğin Devamı